İnsanlığın GALAKTİK YÜKSELİŞİ Şu Anda KRİTİK EŞİĞE Ulaşıyor! Ismael Perez, 23 Ağustos 2026
Ismael Perez, Inspired Evolution platformunun kurucusu,
program sunucusu ve konuşmacı Amrit Sandhu’nun konuğu olduğu 1:30 dk. Süren videodan
aldığım görüşme.
Küçük bir giriş konuşması;
Buradayız; çünkü matrisi patlatmaya ve bizi yüksek
boyutlardan ayrı tutan o perdeyi ortadan kaldırmaya geldik. Tüm paradigma, yani
gerçeklik olarak algıladığımız her şey aslında çöküyor.
Çoğu insan 5. Boyut Dünyası'na geçeceğimizi düşünse de,
nihai hedef bu değil. Çok boyutlu varlıklar olarak hepimiz, tek bir kozmik
zihnin fraktallarıyız. Dolayısıyla, bu çok boyutlu bütünleşmeyi ne kadar çok
gerçekleştirir ve kendimizin farklı fraktallarıyla ne kadar bütünleşmeye
başlarsak, "doğaüstü yetenekler" dediğimiz şeylere o denli erişmeye
başlarız. İşte benim *Homo Galactus* veya *Homo Luminus*'un ortaya çıkışı
olarak adlandırdığım şey budur. Işınlanabilecek, telekinezi uygulayabilecek ve
şekil değiştirebileceğiz. Bunların hepsi, uykuda olan DNA'mızın %96'lık
kısmında potansiyel olarak saklı duran yeteneklerdir.
Orion Savaşları milyonlarca yıldır sürüyor. Dünya,
Anunnakiler tarafından ele geçirilmişti ancak artık onların devri kapandı.
İnsanlık şu anda, 12 gezegensel kapının kontrolü uğruna iyilik ile kötülük
arasında süren o nihai aşamaya, yani bu çok boyutlu savaşa tanıklık ediyor. Şu
anda bu 12 kapı, gezegenin dört bir yanındaki binlerce piramidi yeniden
harekete geçiriyor.
Bu durum, gezegensel enerji sisteminin binlerce yıl aradan
sonra ilk kez yeniden devreye girmesini sağladı. 3i Atlas gelecekten geliyor;
Aurelius Prime adlı bir gezegenden geliyorlar.
Başlangıçta CERN, organik zaman çizelgesini ele geçirmek
amacıyla Gölge Hükümet tarafından kurulmuştu; Mandela Etkisi'nin nedeni de
budur. Her ne kadar 2030'da açacaklarını söyleseler de, bu doğru değil. İşin
aslı şu ki...
Reportaj başlıyor:
Amrit: İnsanların "uyanması" veya "devreye
girmesi" konusuna değinirken, 144.000 gibi çok özel bir sayıdan
bahsetmiştin. Bunu bizim için biraz açabilir misin lütfen? Her dakika 200
kişinin uyanması... Bu oldukça önemli bir durum. İçinde bulunduğumuz
gerçeklikte çok ilginç bir dönemden geçtiğimize işaret ediyor. Bunu biraz
detaylandırabilir misin?
Ismael: Elbette. Bildiğin gibi, evrende yalnız değiliz.
Evrimimizin akışını uzun süredir izleyen başka boyutlar ve başka zekalar
mevcut. İçinde bulunduğumuz dönemde, ölçülemeyecek boyutlarda bir noktaya
ulaşan tüm bu döngülerle uyumlanan pek çok şey yaşanıyor. Her şey hızlanıyor,
bir ivme kazanıyor. Bunun büyük bir kısmı; gezegenin frekansını yükselten,
elektromanyetik alanın zayıflamasına ve gücünü yitirmesine yol açan, aynı
zamanda Schumann rezonansını artıran güneş patlamaları ve kitlesel koronal
kütle atımları ile ilgili. Tüm bunlar o sürecin bir sonucu.
Bu durumun, insanlığın genel zihinsel ve —nörolojik de
diyebileceğimiz— yapısı üzerinde bir etkisi var.
Şu anda yaşananlara gelince; Dünya ile daha geniş galaktik
topluluk arasında bir irtibat noktası olarak esasen birlikte çalıştığım
Galaktik İttifak'ın elinde, uyanış hızını dakika dakika, hatta saniye saniye
görebildikleri izleme cihazları bulunuyor.
Yaklaşık bir ay önce bana, kitlesel evrimde bir tür dönüm
noktasına ulaştığımız için bir ivmelenme yaşandığı söylendi; öyle ki insanlar
aniden gerçeği öğrenmek ister hale geldiler. Burada sadece gizli dosyalardan,
hükümet yolsuzluklarından ya da UAP'ler (Tanımlanamayan Hava Olayları), dünya
dışı varlıklar ve elbette özel sektörün bu varlıklarla olan etkileşimi
hakkındaki çok gizli bilgilerden bahsetmiyoruz.
İnsanlığın gerçek kökeninden bahsediyoruz. İnsanlar her şeyi
sorguluyor. Bildiğimiz anlamıyla gerçeklik çöküyor. Galaktik izleme
sistemlerine göre, iki ay öncesinden bu yana, gezegende her dakika yaklaşık 200
kişi kelimenin tam anlamıyla hipnozdan çıkıyor; gerçekliği sorguluyor, kendilerine
dayatılan programdan sıyrılıyor ve gerçekten de kendi iç dünyalarına yöneliyor.
Bunun bir sonucu olarak, organize dinlerde kitlesel bir gerileme —ya da buna
bir tür azalma diyebiliriz— görüyoruz. İnsanlar organize dinleri terk ediyor ve
ruhsallığa yöneliyor. Eminim izleyicileriniz ruhsallık ile organize din veya
dindarlık arasında bir fark olduğunu biliyordur, değil mi?
Bunun sonucunda insanlar tüm o yapıyı sorguluyor. İnsanlar
sadece bizden gizlenenler hakkında değil, aynı zamanda gerçek galaktik ve hatta
kozmik kökenleri hakkında da gerçeği öğrenmek istiyor. Bu, epeydir devam eden
bir süreç. Ancak şu anda —yaklaşık iki ay öncesinden itibaren— kitlesel
uyanışta tabiri caizse bir hızlanma yaşanıyor; bu hızla gidildiğinde, belki de
bu yılın sonuna kadar "kritik kütle" olarak bilinen noktaya
ulaşabileceğimiz veya bunu deneyimleyebileceğimiz düşünülüyor. Peki, nedir bu
kritik kütle? Maharishi Etkisi'ne ve türlerin bir "kovan zihni"
(ortak bilinç ağı) aracılığıyla nasıl birbirine bağlı olduğuna dair yapılan
bilimsel çalışmalara bakıldığında durum şudur: İnsanlar da bu bağlamda bir
kovan zihniyle birbirine bağlıdır. Dolayısıyla, uyanan ya da programlamadan
sıyrılıp kendi başına düşünmeye başlayan insanların sayısı belirli bir seviyeye
ulaştığında, bu durum insanlığın geri kalanının da otomatik olarak bu yeni ve
daha yüksek bilince —yani bizim 5. Boyut (5D) gerçekliği dediğimiz şeye— geçiş
yapmasını sağlıyor.
Pek çok insanın bu yeni dünya —yani yaklaşmakta olan bu yeni
dünya— konusunda heyecan duymasının nedeni şudur: Hepimiz biliyoruz ki, 3.
Boyut (3D) alemindeki her şey son derece kutuplaşmış durumdadır; sağa karşı
sol, iyiye karşı kötü gibi. Her şeyin daha dengeli bir hale geldiği bir zaman
gelir; 5. boyut Dünya gerçekliği, denge, uyum, iş birliği, birlik, bilinç ve
herkesin birbiriyle bağlantılı olduğunun anlaşılmasıyla nitelenen bir gerçeklik
türüdür. Hayvanlar, mineraller ve bitkiler alemi de dahil olmak üzere herkes,
tek bir kozmik zihnin fraktalıdır. Yani gezegenler; her şey canlıdır, her şey
bilinç sahibidir. Ve buna dayanarak insanlar, hepimizin daha büyük bir
organizmanın hücreleri olduğunu anlamaya başlıyor. İşte bu kitlesel evrime ve
yeni bir Dünya gerçekliğinin ortaya çıkışına —yani tezahürüne— yol açan şey de
budur.
Kesinlikle heyecan verici zamanlarda yaşıyoruz. Üstelik
bunların çoğu kadim kehanetlerle de destekleniyor. Günümüzde bilim bile artık
sadece fiziksel varlıklar olmadığımızı, enerjisel varlıklar olduğumuzu kabul
ediyor, değil mi? Aynada gördüğümüz şeyin sadece bir kabuk ya da fiziksel
katman olduğunu; oysa algılayabileceğimiz çok daha derin ve ince katmanların
varlığını kabul ediyorlar. Çakra sistemleri, meridyenler ve nadiler gibi
kavramların anlaşılmasıyla birlikte bilim artık insanların çok boyutlu
varlıklar olduğunu görüyor. Ve bunların çoğu, kuantum fiziğinin alanına ve
keşiflerine dayandırılıyor. Bence kuantum fiziği, kadim metafiziksel bilgiler
ile en ileri düzey bilim arasındaki boşluğu yeniden kapatan bir bilim dalı.
Yani evet, hayatta olmak için kesinlikle heyecan verici bir
dönemdeyiz.
Amrit: Çalışmalarınızın —hatta kitaplarınızın, o galaktik
kökenler konusunun— büyük bir kısmı... Nereden geldiğimizi anlamak bizim için
neden bu kadar önemli? Çünkü çalışmalarınızın büyük bir odağı da nereye doğru
gittiğimizle ilgili. Ama sanki... belki de konuları birbirine karıştırıyorumdur
ama, nereye gittiğimizi daha iyi kavrayabilmemiz için nereden geldiğimizi
anlamamız sizin için —ve bizim için— gerçekten önemliymiş gibi görünüyor. Bu
neden bu kadar önemli? Neden doğrudan gitmekte olduğumuz yere yönelemiyoruz?
Ismael: Programlama yüzünden... Sanırım bunu ifade etmenin
en iyi yolu şu: Her şeyin hakikatin tam tersi olduğu, tersyüz edilmiş bir
gerçeklikte yaşıyoruz. Örnek vermek gerekirse; kökenimize dair yaygın olan iki
temel teori de eksik. Hatta bir bakıma, dayanakları da yok. Mesela, yaratılışa
dair o dini yorum: 6.000 yıl önce, bulutların üzerinde sakallı bir adam bizi
yaratmış. Tüm kanıtlar, burada milyonlarca yıldır medeniyetlerin var olduğuna;
hatta Atlantis ve Lemurya'dan bile daha eski medeniyetlerin bulunduğuna işaret
ediyor. Dolayısıyla bu bir yanılgıdır. Yaygın olan ikinci teori ise seküler
eğitim sisteminde öğrendiğimiz Darwinci evrimdir; ancak ortada çok fazla kayıp
halka var. Yani, kökenimize dair tüm bu teoriler aslında eksik kalıyor. Şimdi
ise elimize ulaşan yeni bilgiler ve yeniden gün yüzüne çıkan o kadim bilgiler
—yani ezoterik gelenek— ışığında, gerçek göksel ve kozmik kökenlerimizi yeniden
anlama aşamasına geldiğimize inanılıyor. Zira "yedinci altın aydınlanma
çağı" olarak adlandırılan döneme girmeye hazırlanırken, geçmişte başka
altın çağların da yaşandığını biliyoruz; sadece onlara dair herhangi bir anımız
veya hafızamız kalmamış durumda.
Bunun anlamı şudur: Nereden geldiğimizi anlamak önemlidir;
çünkü bu bize, nereye doğru gittiğimizi görebilmemiz için bir temel sağlar.
Bize her konuda yalan söylendiği için —yani bize öğretilen her şey aslında
gerçeğin tam tersidir— durum şudur; yeryüzündeki insanlar çok boyutlu
varlıklardır ve aynı anda birden fazla zaman çizelgesinde ve boyutta
varlıklarını sürdürürler. Çoğu insan şöyle bir varsayıma sahiptir: "Ha, o
benim Atlantis'teki geçmiş yaşamımdı" ya da "O, Lemurya'daki veya
Mısır'daki geçmiş yaşamımdı." Oysa süperpozisyon ilkesine ve en ileri
düzey kuantum fiziğine göre, o yaşamlar şu anki yaşamımızla eş zamanlı olarak
var olmaya devam etmektedir.
Demek istediğim şu ki; çok boyutlu varlıklar olarak, farklı
zaman koordinatlarında, birden fazla zaman çizelgesinde ve şu anda
algılayamadığımız başka boyutlarda varız. Bunun bir sonucu olarak da farklı
"avatar"lara sahibiz. Dolayısıyla, nereden geldiğimizi anlamak için
her şeyden önce birer bilinç olduğumuzu ve "yukarıdan" indiğimizi
kavramamız gerekir. Nereden geldiğimize dair yaygın iki teoriye getirilecek ilk
düzeltme şudur: Bizler, saf ışık varlıklarından gelmişizdir. Pek çok insanın
galaktik varlıklardan aldığı ve büyük ölçüde çok boyutlu varoluşumuzu
doğrulayan aktarımlar ve kanallık bilgileriyle de desteklenen o kadim/gizli
bilgiyi incelediğinizde şunu görürsünüz:
Yeryüzündeki insan ırkının kökeni 560 milyon yıl öncesine
dayanır. İlk varoluşsal yapımızda hem fiziksel hem de fiziksel olmayan bir
nitelikteydik. Başka bir deyişle, sonsuz ve ölümsüzdük. Yaklaşık 12 sarmallı
bir DNA yapısına sahiptik. Buna "Terranusian" ırkı denir. 12 sarmallı
DNA'ya sahip varlıklar olarak pek çok boyuta ve gerçekliğe erişimimiz vardı;
üstelik hiç yaşlanmıyor ve ihtiyarlamıyorduk. Yaşlanma ve ihtiyarlama süreci,
ancak yaklaşık 10.000 yıl önce, DNA sarmallarımızdan 10 tanesi Anunnakiler
tarafından kısıtlandığında (veya devre dışı bırakıldığında) başladı.
O konunun ne kadar derin ve karmaşık bir süreç olduğunu
zaten biliyorsunuzdur; ancak sorunuza gelecek olursak, çok boyutlu varlıklar
olarak hepimiz tek bir kozmik zihnin fraktallarıyız. Şu anda gerçekleşen şeyi
—yani fraktalların yeniden bütünleşmesini, tam bir bilinç haline gelene dek
diğer tüm fraktallarla yavaş yavaş yeniden bağ kurmasını— anlayabilmek için,
bunun tam tersi olan süreci de kavramamız gerekir; buna ben "ruhun maddeye
doğru evrilmesi" (involution) ya da "iniş" diyorum. Bilinçli
varlıklar olarak hepimiz kökenimizde birer "üst ruh" (oversoul) idik.
Yükseliş (Ascension) kurslarımda öğrettiğim şey de budur. Ben, Darwin'in
yanıldığı nokta olan aşağıdan yukarıya doğru değil, yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşen
bu "maddeye doğru evrilme" sürecini öğretiyorum. Bu fiziksel
bedenlere, yani daha düşük frekanslara doğru bir iniş gerçekleştirdik; giderek
yoğunlaşan gerçeklikler içinde dibe, yani maddenin en düşük frekansta
titreştiği —ki özünde her şey enerjidir— o "3. boyut" dediğimiz
seviyeye ulaşana dek. Kökenimizin üst ruhlar olduğu gerçeğini ve teknik olarak
üst ruhların ne olduğunu düşündüğümüzde; bunlar, "Kaynak" dediğimiz o
tek kozmik zihinden —yani tek ve sonsuz yaratıcıdan— kopan ilk parçalardır; yaratıcı
önce kendini 12 parçaya böler, sonra o 12 parça tekrar 12'şer parçaya
bölünür...
Matematikteki çarpanlara ayırma işlemine benzer bir süreçtir
bu. İşte bu süreç hâlâ devam etmektedir ve biz buna ruhun maddeye doğru
evrilmesi diyoruz. Şu anda yaşadığımız dönemde; spiritüel pratikler, nefes
çalışmaları, meditasyon ve şifa çalışmaları yoluyla —ve bu arada gölge yanımız
da dahil olmak üzere varlığımızın her yönünü bütünleştirip kendimizi kabul
ederek— bir dönüşüm yaşıyoruz. Ve elbette, bunu daha yüksek gerçekliklerde var
olan diğer benlik versiyonlarımızla bütünleştiriyoruz. Bu durum, insan
evriminin bir sonraki aşaması olarak adlandırdığımız sürece dair bir değişime
yol açacak. Pek çok insan şu fikirden bahsediyor: Şu anda *Homo sapiens* olarak
varlığımızı sürdürüyoruz; ancak —yükselişin gerçek anlamı olan— bu çok boyutlu
bütünleşme sayesinde insanlar, kendilerinin farklı boyutlardaki versiyonlarıyla
bağ kurmaya başlıyorlar. Bunun bir sonucu olarak, bu daha yüksek gerçekliklerde
var olan o versiyonlardan gelen tüm bilgeliği ve yetenekleri bir araya
getiriyorlar. Bu gerçekleştiğinde ise, uyur haldeki DNA'nın açığa çıkışına
tanık olacağız. Şu anda, biliyorsunuz, tüm genetik materyalimizin yalnızca
yaklaşık %3 ila %4'ünü kullanıyoruz. Dolayısıyla, bu çok boyutlu bütünleşmeyi
ne kadar çok gerçekleştirir ve kendimizin farklı fraktallarıyla ne kadar
bütünleşmeye başlarsak, "doğaüstü yetenekler" olarak adlandırdığımız
şeylere de o ölçüde erişmeye başlarız. İşte bu, pozitif ve organik Dünya zaman
çizelgesinde gerçekleşmekte olan *Homo Galactus* ya da *Homo Luminous*'un (Işık
İnsanı'nın) ortaya çıkışıdır.
Şimdi, beni yanlış anlama. Biliyorsun, transhümanizm
dedikleri o tersine işleyen, negatif bir yönelim üzerinden insan türünün
evrimini de taklit etmeye çalışıyorlar. Bu, ne yazık ki bazı insanların
izleyeceği bir başka yol; ancak spiritüel camiada, tek yaratıcının suretinde
yaratılmış ilahi varlıklar olduğunun bilincinde olan hiç kimsenin teknolojiyle
bütünleşmeyeceğine inanıyorum, değil mi? Peki, neden? Çünkü o zaman Kaynak ile
olan bağımızı kaybederiz. Yani şu anda yaşananlar nedeniyle ortaya çıkan iki
baskın durum ya da iki gelecek senaryosu var diyebiliriz. Ve bunların çoğu,
benim "zaman çizgilerinin ayrışması" olarak adlandırdığım durumla da
bağlantılı. Tekrar ediyorum; tüm bunlar, Üst Ruh'un (oversoul) tüm
fraktallarıyla tam bir bütünleşme sağlamak istemesinden kaynaklanıyor.
Bir düşünün. Başka boyutlarda da varlık gösteriyoruz. Birden
fazla avatarımız var. İster inanın ister inanmayın, bir ana gemiden faaliyet
gösteren galaktik bir avatarımız bile mevcut. Dolayısıyla insanlar komutanlarla
veya galaktik varlıklarla kanal bağlantısı kurduklarında, aslında kendilerinin
beşinci veya altıncı boyutta var olan o versiyonlarıyla bağlantı kurmuş
oluyorlar; tabii bu kulağa mantıklı geliyorsa. Biz bütünleşik bir evrende
yaşıyoruz. Üst boyut varlıkları ya da bizim "uzaylılar" (ET'ler)
dediğimiz varlıklar bile bizden ayrı değil. Onlar, gelecekteki biziz. Biz de
onların geçmişindeki halleriyiz; tabii bu ifade bir anlam ifade ediyorsa. İşte
bu çalışmayı yapıp çok boyutlu bütünleşmeye başladığımızda, kendimizin o
yönleriyle birleşmeye başlıyoruz. Ve şu anda küresel ölçekte yaşanan şey de tam
olarak bu.
Amrit: Evet. "Bütünleşme" kelimesinin üzerinde,
bugünkü sohbetimizde olduğundan daha fazla durabileceğimizi sanmıyorum; ancak
ele almamız gereken çok konu olduğunun da farkındayım. Bu yüzden bütünleşme
hakkında daha fazla soru sormayacağım ama bunu tarif etme şekliniz gerçekten
büyüleyici. Çoğumuz sınırlı dünya görüşümüz içinde dolaşırken kendimizi madde
gibi hissediyoruz; spiritüel bir yolda, spiritüel benliğimizle özdeşleşmek
adına o maddesel yönümüzle olan özdeşleşmeyi bırakmaya çalışıyoruz. Aslında
durumun tam tersi olduğunu söylüyorsunuz; hatta bundan da ötesi... İnsanın —az
önce tarif ettiğiniz o pek çok boyutsal katmanıyla birlikte— aslında burada
varlık gösteriyor olması ve buraya gelmeyi bilinçli bir seçimle tercih etmiş
olmamız söz konusu. Mesele aslında tüm bu parçaları bütünleştirmekle ilgili. Az
önce değindiğiniz kilit noktalardan biri de geçmişteki ve gelecekteki
benliğimizdi; bunları tarif etmeye başladığınızda konu epey sıra dışı bir hal
alıyor. Ama bir de şuna değinelim istiyorum: Az önce "Üçüncü Göz
Atlası"ndan (Free Three-Eye Atlas) bahsettiniz; bunun aslında gelecekten
bize gönderildiğini ve şu anda bizim için çok güçlü bir anlam taşıdığını
söylediniz. Bunu da biraz açabilir misiniz lütfen?
Ismael: Elbette. Evet. "Üç Gözlü Atlas"ın izlediği
yolun galaksinin merkezinden geldiğini biliyoruz. Galaksinin merkezini
incelediğimizde, "Tip 3 galaktik medeniyetler" olarak bilinen
yapılarla karşılaşıyoruz; bu da onların ruhsal ve teknolojik evrim açısından
bizden yaklaşık 50 bin ila 100 bin, hatta 200 bin yıl ileride oldukları
anlamına geliyor. Gelecek, geçmiş, şimdi ve bunların arasındaki her şey
eşzamanlı olarak gerçekleştiği için; Tip 3 galaktik medeniyet seviyesine —yani
galaktik gücü kullanabilme yetisine— çoktan ulaşmış olan gelecekteki bir
versiyonumuz söz konusu. İşte bu yüzden, Sagittarius A yıldız sisteminin
çevresinde dönerek galaksinin merkezinde bulunuyorlardı. Geleceklerini güvence
altına almak adına 200 bin yıl geçmişe dönüyorlar. Yani varlıklarını
sürdürebilmeleri için, geçmişlerindeki o 200 bin yıl önceki hallerinin —yani
bizim— yükselişi gerçekleştirmemiz gerekiyor; eğer bu kulağa mantıklı geliyorsa
tabii. Yani Üç Gözlü Atlas gelecekten geliyor. Onlar, gelecekteki biziz.
Bana anlatılanlara göre, Aurelius Prime adında bir
gezegenden geliyorlar. Buraya geliş amaçları sadece koşulları dengeleyip kaynak
sistemimizin sorunsuz ve istikrarlı bir geçiş yapmasını sağlamak değildi —ki
kaynak sistemimiz de yükseliyor. Yine söylüyorum, her şey birbiriyle
bağlantılı, değil mi? Bizler daha büyük bir organizmanın içindeki hücreleriz.
Dolayısıyla Dünya kritik kütleye ulaşıp yükseldiğinde, Güneş sistemi de
yükselecek. Bu da bir dalga etkisi yaratarak tüm Samanyolu'nun yükselmesine
olanak tanıyacak.
Meğer Samanyolu'muzun bile frekansı düşmüş. Yani her şey bir
diğerinin yansıması, değil mi? "Yukarısı nasılsa aşağısı da öyledir"
ilkesi geçerli. Bizler daha yüksek gerçekliklerden inmiş varlıklarız, öyle
değil mi? Kim olduğumuzu unutup, varoluşun sadece bundan ibaret olduğunu
sanarak... Ta ki uyanış gerçekleşene, içsel çalışmalar yapıp kendi içimize
yönelene ve çok boyutluluğumuzla bağ kurana dek. Şöyle ki, bu bağlamda şu anda
yaşanan durum şu: Organik zaman çizelgesindeki —Tip 3 medeniyet seviyesine
ulaşmış olan— bazı üyeler, gezegenin elektromanyetik alanını dengelemek
amacıyla geçen yıl geri döndüler.
Ve kısa bir süre sonra, bilin bakalım ne oldu? Dünyamızı
farklı boyutlara ve 12. boyut gerçeklik seviyesine kadar uzanan daha yüksek
alemlere bağlayan o 12 büyük yıldız kapısı... Çünkü elimizde gerçekten de o 12
kapı var. Ve bu 12 büyük yıldız kapısı sayesinde, dünyanın asıl yaratılışının
gerçekleştiği o 12. boyuta kadar her gerçeklik seviyesine bağlanma kapasitesine
sahip tek gezegen biziz. Yani dünya aslında 12. boyuttan aşağıya doğru inmişti.
Önce 12. boyuttan sekizinci boyuta düştü, değil mi? Ardından sekizinci boyuttan
beşinci boyuta indi. Ve bu, inebileceği veya deneyimleyebileceği en alt
seviyeydi. Her şeyin bir nedeni vardır; kozmosun daha fazla genişlemesi için...
Çünkü her şey birbiriyle bağlantılı bir sistemdir, değil mi? Gezegenler,
galaksi bedenindeki organlardır.
Galaksiler, evrenimizin bedenindeki organlardır. Aynı
şekilde evrenimiz de şu an hayal bile edemeyeceğimiz daha büyük bir kozmik
bedenin içindeki bir organdır. Bu bakımdan, her şey eşzamanlı olarak
gerçekleşiyor. Üst-ruhlar (oversouls) olarak bilinç seviyesinde bir düşüş
yaşadık. Üst-ruhlar derken kastettiğim şey; kozmostaki her yerdeki tüm bilinçle
tam bir bağlantı ve uyum içinde olmamız, yani "var olan her şey" ile
bir olmamızdır ki Mesih bilinci de budur. Dünya da bu düşüşü kabul etti;
dolayısıyla biz de bu düşüşü deneyimlemek için dünyayla birlikte indik. Bu
arada, "düşüş"ün gerçek anlamı budur; sadece düşmüş göksel
varlıklarla ya da Lucifer ve benzerleriyle ilgili bir durum değildir. Ezoterik
ve mistik bilgiler açısından bakıldığında düşüş; bütüncül ışık varlıklarının
maddeye inmesini, parçalara ayrılmasını ve fraktal yapıları deneyimlemesini
temsil eder, değil mi? Bilincimiz parçalanır. Sonra farklı bedenlere
(avatarlara) gireriz ama bunların hepsi yine sizsinizdir; hepsi sizsiniz. İşte
biz de tıpkı dünya gibi bunu deneyimledik. Yani Dünya'nın bile, yükselişini
sürdürürken nihayetinde bütünleşeceği farklı katmanları veya versiyonları var.
Sorunuza gelecek olursak; evet, "Üçlü Atlas" (Three Atlas) aslında
kendi varlıklarını güvence altına alan, gelecekteki biziz. İşte bu yüzden
—geçen yıl Üçlü Atlas buradaydı ve ondan kısa bir süre sonra— 12 ana yıldız
kapısının yeniden işlerlik kazanmaya başladığını görmeye başladık.
Amrit: Ama şunu duymak —yani, bir şeylerin geri gönderildiği
bir zaman çizelgesi olduğu gerçeği— pek çok açıdan durumu sağ salim
atlatacağımız anlamına geliyor. Bu yönüyle duymak gerçekten çok olumlu bir şey.
Ancak değindiğin o konuya, yani aktif hale gelen bu 12 büyük yıldız geçidine
(stargate) dönersek... Bize biraz kendi dünya görüşünden bahsedebilir misin?
Burada neler oluyor? Bu 12 büyük yıldız geçidi nedir? Bu podcast'e
hazırlanırken biraz araştırma yapmıştım; umarım bunu yadırgamazsın. Hatta
İran'daki savaşın bile —bir bakıma— diğer her şeyden ziyade aslında yıldız
geçitleriyle ilgili olduğunu söylemiştin. Savaş cephelerinde aktif olarak yer
alan insanların ne yaptıklarının ne kadar farkında olduklarını ya da bunun
perde arkasında mı yoksa sahne gerisinde mi yürütülen bir iş olduğunu merak
ediyorum. Ama bu bambaşka bir konu. Yine de şu 12 büyük yıldız geçidi
meselesine gelirsek... Belki buna bir açıklık getirebilirsin. Şu anda aktif
hale geliyorlar; peki bunun bizim üzerimizdeki etkileri neler? Bu yıldız
geçitleri tam olarak nedir? Fiziksel olarak Dünya'da veya çevresinde mi
bulunuyorlar? Bize bu konuda biraz daha bilgi verebilir misin lütfen?
Ismael: Elbette. 12 yıldız geçidi —ki bunlar ana
geçitlerdir; elbette sayılamayacak kadar çok geçit var, bazıları tamamen doğal,
bazıları ise yapay— gezegenimizi, üzerinde yaşam barındıran tüm medeniyetlerin
oluşturduğu o büyük kozmik ağa bağlayan bir gezegensel ızgara sistemidir. Bu
durumun büyük bir kısmı, Dünya'nın bilinen evrenimizdeki farklı boyutların bir
nevi buluşma noktası, hatta —diyebiliriz ki— merkezi konumunda olmasıyla
ilgilidir. İleri düzey kozmik kayıtlara göre, insanlığın şu anda, 12 gezegensel
geçidin kontrolü uğruna iyilik ve kötülük güçleri arasında uzun süredir gizli
yürütülen mücadelenin son aşamasına tanıklık ettiğine inanılıyor. Ne yazık ki
Atlantis'in çöküşünden bu yana, bu geçitlerden bazıları, gölge hükümetleri
aracılığıyla hareket eden "düşmüş" varlıkların eline geçti. Ancak son
zamanlarda —ki İran'da bulunmamızın asıl nedeni de bu, çünkü asıl mücadele
yerin altında yaşanıyor— gezegenimizin tamamında kıtaları birbirine bağlayan yeraltı
ağlarının bulunduğu ortaya çıktı. İran'ın altında, "Abaddon Kapısı"
veya "10. Ana Kapı" olarak bilinen bir yapı bulunuyor. Bu durum,
karanlık güçlerin neden o kapıyı kullanarak bölgeye —yani tam Orta Doğu'ya—
büyük travmalara, ıstıraba ve elbette acıya yol açan negatif varlıkları
soktuğunu açıklıyor. Son birkaç ay içinde, Dünya İttifakı ve elbette Galaktik
İttifak'tan oluşan bir koalisyon şeklindeki ışık güçleri, bu 10. kapıyı geri
almayı başardı. Ardından, geri almaları gereken iki kapı daha kalmıştı;
bunlardan biri Kuzey Afrika'daydı, diğeri ise Lübnan ve İsrail sınırında yer
alan ve "Levant" olarak adlandırdığımız bölgedeydi. Bu 12 yıldız
kapısının, modern bir medeniyet tarafından inşa edilmediğine inanılıyor; bunlar
aslında çok eski yapılar. Kayıtlı tarihten çok önce, gelişmiş yıldızlararası
ırklar tarafından oluşturulan çok daha eski bir kozmik mimarinin kalıntıları
oldukları düşünülüyor. Yani kökenleri çok eskiye dayanıyor. Bu kapıların amacı
ve işlevi sadece Dünya'yı evrenimizin 12 boyutsal katmanına bağlamak değil,
aynı zamanda yıldızlararası seyahate olanak tanımak; yani uzak yıldız
sistemleri arasında anlık geçişler sağlamaktır. Örnek vermek gerekirse;
Stonehenge veya piramitler gibi bazı megalitik yapıların bu 12 kapıdan birinin
üzerine inşa edilmesinin nedeni, farklı alemler ve evrenin farklı katmanları
arasında boyutsal bir etkileşim kurulmasını sağlamaktır. Ayrıca, gezegensel
enerjinin de öncelikle bu 12 kapı aracılığıyla düzenlendiğine inanılıyor.
İşleyişi kısaca şöyle: Kozmik enerji, galaktik merkezden Güneşimize doğru
akıyor. Ardından Güneş, kozmik enerjileri 12 kapıya dağıtır; bu 12 kapı da söz
konusu enerjileri ley hatlarına aktarır. Elbette yeryüzüne güç veren şey, işte
bu ley hatlarıdır. Tüm yaşam formlarına, serpilip gelişmeleri için ihtiyaç
duydukları evrensel yaşam enerjisini sağlayan da onlardır. Dolayısıyla, bu
hatlar aynı zamanda evrimsel birer iletim kanalı işlevi görür.
Bu şu anlama geliyor: Sadece bilincin gelişimini tetikleyen
kozmik frekansları iletmekle kalmıyorlar; aynı zamanda —ki şu anda tam olarak
yaşanan da budur— gezegensel ağ tamamen etkinleşip Dünya'yı daha geniş kozmik
altyapıyla uyumlu hale getirdiğinde, farklı boyutsal gerçeklikleri birbirinden
ayıran o perde de kalkacak duruma gelecekl. Bu gerçekleştiğinde —yani o
unutkanlık perdesi kalktığında ve tüm anılarımız geri geldiğinde— aslında
kendimizin farklı versiyonlarıyla yeniden bütünleşmiş olacağız. Daha yüksek bir
bilince erişim sağlayacağız; çünkü kadim metinlere göre Dünya yaşayan bir
kütüphanedir. Yani burası, birden fazla medeniyetin bilgi alışverişinde
bulunmak ve elbette tüm evrenin daha büyük bir evrim geçirmesine olanak tanımak
amacıyla buluştuğu (ve geçmişte de buluştuğu) ana bir merkezdir. Ancak elbette
son 10.000 yıl içinde Dünya Anunnakiler tarafından ele geçirildi; fakat artık
onların devri kapandı. Hatta kadim medeniyetleri yok eden o eski savaşların
hepsini buna bağlayabiliriz; bunların hepsi gezegensel kapılar yüzünden
çıkmıştı. Bu savaşların birçoğu, Orion'da yaşanan galaktik savaşlarla da bağlantılıdır
ki o savaş daha yeni, yaklaşık bir yıl önce sona erdi. Orion savaşları
milyonlarca yıl boyunca sürmüştü. Elbette Dünya'daki kadim savaşlar bile Lira
(Lyra) savaşlarıyla bağlantılıdır. Yani yine görüyoruz ki, birbirine bağlı bir
evrende yaşıyoruz. Başka medeniyetlerde ve galaksimizin diğer bölgelerinde
yaşananlar Dünya'yı da etkiliyordu; sadece biz buna dair hiçbir anıya sahip
değiliz. Ancak kendi içine yönelen, çok boyutlu hale gelen ve kendinin farklı
versiyonlarıyla hizalanan insanlar, tüm bu anıları yeniden geri kazanıyorlar.
İşte bu içsel çalışmayı yapmanın, kendini merkeze almanın, rehberlik istemenin
ve en önemlisi —farklı gerçekliklerde var olan tüm o 'siz' versiyonları için
bir merkez işlevi gören— o daha yüksek benliğinizle bağlantı kurmanın güzelliği
de burada yatıyor. Bu bağlamda, evet, o 12 kapı güvence altına alınmış durumda.
Ve bunun bir sonucu olarak; evet, ister inanın ister inanmayın, burada ve
çeşitli kıtalarda sadece birkaç tane değil, binlerce piramit var. Okyanusların
içinde, dağların altında bulunan piramitlerden bahsediyoruz. Hatta duyduğuma
göre Alaska'da ve hatta Antarktika'da bile birer tane var. Galaktik varlıklara
göre binlerce piramit mevcut ve bunların hepsi Dünya'nın çevresinde bir tür
dodekahedron (on iki yüzlü) geometrik ağ oluşturuyor. Ve o 12 kapı aslında,
gezegenin dört bir yanındaki bu binlerce piramidi yeniden harekete geçiriyor.
İşte pek çok insanın uyanış yaşamasının nedeni bu. Pek çok insanın ruh
rehberleriyle ve, bilirsiniz, galaktik aileleriyle etkileşime geçmesinin nedeni
de bu. Gerçekten harika bir şey; tek kelimeyle muazzam.
Amrit: Evet. Yaptığınız çalışmalarda piramit yapıları önemli
bir yer tutuyor gibi görünüyor. Mümkünse bize piramit yapılarından biraz
bahseder misiniz? Evet.
Ismael: Pekala. Şöyle ki; piramit ağının —ki bu ağ
Atlantislilerden bile önce, kadimler tarafından kurulmuştu— yeniden
etkinleştirilmesini anlamak için... Çoğu insan piramitlerin Atlantisliler
tarafından inşa edildiğini sanır; oysa hayır, piramitler aslında çok daha uzun
zamandır varlar.
Ve tüm bunların, sadece gezegensel düzeyde değil, aynı
zamanda kozmik düzeyde şu anda olup bitenlerle bir ilgisi var. Çünkü Dünya,
evrenimizin —tabiri caizse— merkez noktasıdır, değil mi? Dünya'nın başına gelen
her şey tüm evreni etkiler. İşte bu durum, tüm ileri medeniyetlerin şu anda
neden tüm dikkatlerini bize yönelttiklerini açıklıyor; çünkü bu süreci doğru
bir şekilde yönetmemizi sağlamak istiyorlar. Yani, bu dönüşümün merkezinde,
"kadim piramit ağı" olarak adlandırdıkları yapının yeniden etkinleştirilmesi
yatıyor. Bu ağ; Dünya'nın orijinal gezegensel mimarisini gezegenin farklı
katmanlarıyla birbirine bağlayan, muazzam bir enerji yapıları sistemidir.
Burada beşinci boyut, altıncı boyut, yedinci boyut ve ta 12. boyut gerçekliğine
kadar uzanan bir Dünya'dan bahsediyorum.
Tekrar belirtmek gerekirse; piramitler ve piramit ağı, 12
kapıyla birlikte çalışır. Bunları birbirinden ayıramazsınız. Bu açıdan
bakıldığında, piramitlerin şimdi uyanmaya başlamasının nedeni, 12 temel
gezegensel yıldız kapısının kurtarılması ve onarılmasıyla doğrudan ilişkilidir.
Atlantis döneminden bu yana yaşanan bilinç düşüşü nedeniyle uzun süredir uykuda
veya erişilemez olduklarına inanılan bu kadim geçitler, artık Dünya'nın enerji
ağının ana düğüm noktaları olarak işlev görecekler. İşte bu durum, Dünya'nın
ışık bedeninin yeniden etkinleşmesini sağlayacak ve kozmik akımların bir kez
daha özgürce akmasına olanak tanıyacak. Ve elbette, Dünya'nın karantinasının
sona ermesi dediğimiz şey de budur. İşte o zaman galaktik bir boyuta geçiyoruz,
değil mi? İşte bu piramitlerin restorasyonu, gezegensel enerji sisteminin
binlerce yıl aradan sonra fiilen yeniden devreye girmesini sağladı. Bunun bir
sonucu olarak, piramitlerin aktivasyonu aslında çok daha geniş kapsamlı kozmik
bir sürecin yalnızca görünen kısmını temsil ediyor; bu süreç Dünya'nın evrimini
ve kadim teknolojilerin geri dönüşünü kapsıyor. Bu arada söz konusu
teknolojiler, Tapınak Şövalyeleri gibi iyiliksever gizli cemiyetler tarafından
korunagelmiş eserlerdir; gerçi Tapınak Şövalyeleri'nin içine zamanla sızmalar
olmuştur, orası ayrı. Ancak bu kadim emanetler şu anda —"iyi taraf"
olan -- Dünya İttifakı'nın elinde bulunuyor. İşte bu teknolojiler ve söz konusu
aktivasyonun bir sonucu olarak gerçekliğin farklı katmanlarının kademeli bir
şekilde birleşmesi...
Dünya'nın çevresel yapısıyla sıkı bir bağlantı içinde olan o
12 ana yıldız geçidi, artık Dünya'yı daha yüksek boyutlu frekanslara bağlayan
birincil enerji koridorları olarak tanımlanıyor. Daha önce de belirttiğim gibi
dostum, Dünya bir zamanlar 12 boyutlu bir altyapı oluşumu olarak işlev
görüyordu. Şu anda Dünya gerçekliğinin büyük ölçüde koptuğumuz pek çok katmanı
varken, biz sadece en alt katmanını deneyimliyoruz; ancak tüm bunlar çok ama
çok yakında değişecek.
Amrit: Bu ilginç; çünkü ortada 12 boyut, 12 yıldız geçidi ve
DNA'mızda da 12 sarmal varmış gibi görünüyor. Bunu senden duymak büyüleyici;
evet, DNA'daki o 12 sarmaldan 10'u bir dönemde kesilmişti. Sanırım —bugün değil
ama araştırmalarımın başka bir aşamasında— bunun Atlantis döneminde
gerçekleştiğinden ya da belki o dönemde zaten böyle olduğundan veya daha da
önce yaşandığından bahsetmiştin. Ancak bu yıldız geçitleri devreye girdikçe,
biz de bu boyutlara maruz kalıyoruz. Enerji yeniden akmaya başlıyor gibi
görünüyor. İlginç bir durum. Aklıma gelen küçük bir ayrıntı da şu: Yakın
zamanda podcast'e katılan bazı spiritüel öğretmenler, Dünya'nın enerjisinin
zayıfladığını veya "karardığını" söylemişlerdi. Fakat senden duyduğum
kadarıyla, bu 12 yıldız geçidi ve boyutlar açılıp enerji yeniden Dünya'ya
akmaya başladığında, ley hatları da yeniden harekete geçiyor. Yani, Orion
Savaşları'nın sona ermesiyle birlikte Dünya'nın aslında yeniden canlandığını
hayal ediyorum. Bunu anlatırken sanki daha fazla ışığın içeri sızdığı bir tablo
canlanıyor zihnimde; belki burada bir çelişki varsa bunu netleştirmeme yardımcı
olabilirsin. Bir de şu DNA'nın 12 sarmalı meselesi var; bu durum 12 boyut ve 12
yıldız geçidiyle bağlantılı mı? Arada bir bağ, bir ortak nokta var gibi
görünüyor. Bu bağlantıyı açıklamamıza yardımcı olabilir misin?
Ismael: Evet. Evet. Aslına bakarsanız, 12 sarmallı bir DNA
yapısına sahip olmamızın —ya da başlangıçta böyle yaratılmış olmamızın— nedeni,
"12. Yaratım" olarak adlandırdığımız bir düzende yaşıyor olmamızdır.
Bizimkinden önce gerçekleşmiş 11 yaratım daha vardı; dolayısıyla bu 12.
Yaratım'ın içindeki her şey, 12'li sayı sistemi çerçevesinde işler. Örneğin 12
DNA sarmalı, 12 boyut gibi... Evrenimizin altyapısı 12. boyuta kadar uzanır ve
hatta onun da ötesine geçer. Ardından, "yarı-sonsuz" alemler olarak
adlandırdığımız, yani süper evrenin seviyelerini oluşturan alemlere geçiş
yaparsınız. Sonrasında ise sonsuzluk seviyelerine —yani 13. boyut ve üzerine—
ulaşırsınız; ancak bu bambaşka bir konudur. Şu anda yaşanan durum şudur: 12. yaratım
içinde yaşadığımız için her şey 12'li bir yapılandırma düzenindedir. Bu durum;
12 kabile, tanrılar panteonu (her zaman bir 12'ler konseyi veya 12'li tanrı
grubu vardır) ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri gibi kavramları açıklar. Bunların
hepsi, içinde yaşadığımız 12 boyutlu evreni betimleyen metaforlardır. Şu anda
gerçekleşmekte olan bir "yeniden tesis" süreci söz konusudur. Buna
"yeniden tesis" (restorasyon) dememin nedeni, Dünya'nın çok boyutlu
bir merkez —ya da daha doğrusu tüm evrenimiz için galaksiler arası bir bilgi
alışveriş noktası— olarak eski ihtişamına geri dönmesinin öngörülmesi ve
amaçlanmasıdır. Bu yeniden tesis sürecinin, yaygın olarak "İttifak"
adıyla bilinen pozitif güçlerin, İç Dünya medeniyetleriyle birlikte çalışmaya
başlamasıyla start aldığına inanılmaktadır. İç Dünya medeniyetleri, geçmişte
büyük felaketler yaşamış diğer medeniyetlerin kalıntılarıdır; varlıklarını İç
Dünya'da sürdürmüşlerdir. Ayrıca işin içinde gelişmiş galaktik konseyler de
vardır. "Gelişmiş galaktik konseyler" derken kastettiğim şudur:
Birbiriyle bağlantılı bir evrende yaşadığımız için, bize yardım eden tüm bu
müttefikler —insanlığın dostları, boyutlar arası varlıklar ve dünya dışı
varlıklar— aslında gelecekteki farklı zaman koordinatlarından gelen
"biz"iz. Galaktik konseyler ve İç Dünya konseyleri arasında
gerçekleşen bu iş birliği —ki tüm bunların amacı kadim geçitleri güvence altına
alıp yeniden aktive etmektir— Dünya'nın yeniden çok boyutlu sürecini yaşamasına
olanak tanımak üzere tasarlanmıştır. Bu süreç; Dünya'nın 4. boyut, 5. boyut ve
6. boyut gibi farklı katmanlarıyla yeniden bütünleşmesini ve nihayetinde 12.
boyut seviyesine ulaşmasını kapsar. Yani çoğu insan 5. boyut Dünya'ya
geçeceğimizi düşünse de, nihai hedef bu değildir. 5. Boyut Dünya, yükseliş
süreci bağlamında bir aşamadır; nihayetinde 12. Boyut Dünya'ya geçişte bir
basamak görevi görür. Hepimizin geri dönmekte olduğu yer de orasıdır; çünkü
özünde, gerçek kozmik kökenlerimiz orasıdır. Biz oradan aşağıya, bu boyuta
indik. Elbette şu anda o anıların hiçbirine sahip değiliz, ancak çok yakında
hepsi bize geri dönecek. Ve herkes —daha doğrusu, bu içsel çalışmayı
yürütenler— durumu anlayacak. Ne yazık ki nüfusun %97'si veya %98'i bu
konularla pek ilgilenmiyor; ancak o küçük %3 veya %4'lük kesim... işte kritik
kütleyi oluşturacak olan da bu gruptur.
Sonunda, o insanlar sadece insan benliğinin ötesindeki
gerçeklik düzeylerinde varlık gösterebilecekler; tabii bu kulağa mantıklı
geliyorsa. Yani, doğaüstü güçler olarak kabul edilen yeteneklere sahip
olacaklar. Bu, hani o süper kahraman kavramı gibi bir şey değil. Daha ziyade,
çok boyutlu varlıklar olarak işlev görmeyi içeren o özgün ilahi taslağımıza
geri dönmek gibi bir şey. Bu da şu anlama geliyor: Dışsal teknolojiye bel bağlamak
yerine —yeniden devreye giren içsel yazılımımız ve doğal yaşam alanıyla olan
simbiyotik ilişkimiz ya da bu ilişkinin yeniden tesisi sayesinde—
ışınlanabilecek, isteğe bağlı olarak madde halinden çıkıp yeniden
maddeleşebilecek ve şekil değiştirebileceğiz. Yani bunlar, uykudaki DNA'mızın o
%96'lık kısmında pasif halde bekleyen yetenekler. Velhasıl, evet; heyecan
verici zamanlardan geçiyoruz.
Amrit: Gelecekteki insanlık neden zamanın tam da bu anına
geri dönsün ki? Şu an içinde bulunduğumuz bu anı bu kadar önemli kılan şey
nedir?
Ismael: Burası, "bağlantı noktası" (nexus point)
dedikleri yer. Burası o kritik düğüm noktası. Burada yaşananlar, nihayetinde
hem gelecekteki hem de geçmişteki her şeyi etkiliyor. Şu anda önümüzde iki
seçenek, yani belirmekte olan iki farklı gerçeklik var. Bunlardan biri,
"organik dünya" olarak adlandırdığımız organik yükseliş zaman
çizelgesi; yani insan bilincinin 5. boyut dünyasına veya daha üstüne geçişi.
Bir de tabii inorganik zaman çizelgesi ya da sentetik zaman çizelgesi dediğimiz,
insanların teknolojiyle bütünleştiği o diğer ihtimal var. Dünyanın şu anda bu
denli önemli olmasının nedeni şu: Galaktik kayıtlara göre, evrenimizin tarihi
boyunca pek çok tür ve medeniyet maalesef transhümanizm tuzağına düşmüş. Tanrı
ile olan bağlarını kaybetmiş ve teknolojiyle bütünleşmişler. İşte bu yüzden, o
durumu telafi etmek ve düzeltmek amacıyla hepsi bu bağlantı noktasına geri
dönüyorlar. Ve bu durum; yine Tanrı ile olan bağını yitirmiş insanların
gelecekteki versiyonları olan Grace, P-47'ler veya P-52'ler gibi türleri
açıklamaktadır.
İşte bu yüzden, şu anki gerçekliğimiz, gelecekteki
insanların —ya da insanlığın farklı versiyonlarının— zaman çizelgesine geri
döndüğü en önemli nokta olarak görülebilir; yani Kaynak'tan kopuşun yaşandığı o
kritik eşik diyebiliriz buna. Burası bir düğüm noktası. "Yıldız Tohumu
Elçisi" (star seed envoy) programının hayata geçirilme nedeni de bu. Bunu
duymuşsunuzdur, değil mi? Daha yüksek boyutlardan gelen gönüllüler ve kadim
ruhlar; gezegene yardım etmek ve gezegenin frekansını yükseltmek amacıyla insan
formunda bedenlenmeye karar verdiler. Yüksek boyutları gelecek kavramıyla
ilişkilendirdiğimizde... 3. boyut, 5. boyuta kıyasla daha geride kalıyor; 5.
boyut ise geleceği, yani gelecekteki Dünya'yı temsil ediyor. Bizler gelecekten
geldik çünkü 5. boyut ve üzerindeki alemlerden bedenlenerek buraya indik.
Burada, kelimenin tam anlamıyla 10. veya 11. boyuttan gelmiş ruhlar var; hatta
çok az sayıda da olsa, yine sonsuzluk alemleriyle ilişkilendirilen 13. boyut ve
ötesinden gelenler mevcut.
Yani bizler, "organik zaman çizelgesi" dediğimiz
yapıyı korumak ve güvence altına almak için gelecekten geliyoruz. Bu son derece
hayati bir mesele. Bunun nedeni, geçmiş ve geleceğin eşzamanlı olarak yaşanıyor
olmasıdır. Bu bağlamda; galaktik, evrensel ve kozmik savaşlar —ki bunlar
aslında organik bilinç ile sibernetik ya da yapay zeka dediğimiz
sentetik/inorganik bilinç arasındaki savaşlardır— hepsi burada düğümleniyor.
Dolayısıyla burada yaşanacak olanlar, hem geçmişin hem de —eğer doğru ifade
edebiliyorsam— gelecekteki Dünya gerçekliklerinin sonucunu belirleyecek. Şu
anda tüm dikkatin burada toplanmasının sebebi de bu; burası, tabiri caizse
"sıfır noktası" (ground zero) niteliğinde.
Amrit: Bu bende merak uyandırıyor. Kendimi tutamayıp —fazla
basite indirgiyor olabilirim, kusura bakma— sanki bir *Terminatör* filminin
içindeymişiz gibi hissediyorum; hani şu, pozitif bir Skynet'in ya da aslında
faydalı bir Skynet versiyonunun da var olduğu türden bir senaryo gibi. Çünkü
evet, bu aslında —yani, gitmekte olduğumuz yere gerçekten ulaşmamızı sağlamak
adına— şu ana bilgi geri göndermemize yardımcı olmaya çalışıyor.
Bize şu DNA konusundan biraz bahseder misiniz? Çünkü
meseleyi kavramanın önemli olduğunu düşünüyorum; biraz yakından baktığımızda,
DNA'nın sadece bizi biz yapan bir şeyden ibaret olmadığını görüyoruz. Siz ona
hem holografik hem de çok boyutlu diyorsunuz. Evet, DNA'nın doğasında ilk
bakışta görünenden çok daha fazlası var gibi görünüyor. Sizden bu konuyu bizim
için biraz açmanızı rica ediyorum.
Ismael: Aslında, genomumuzun kullanılmayan o %96'lık
kısmının kristal yapıda olduğu ortaya çıktı; bu da DNA'mızın aslında bir arayüz
işlevi gördüğü anlamına geliyor. O, frekansları hem alan hem de yayan bir
mekanizma.
DNA sarmallarımızın 10 tanesinin devre dışı bırakılmasının
nedeni, gerçekliğin tüm spektrumu içinde bizi çok dar bir gerçeklik bant
genişliğine hapsetmiş olmalarıdır. 12 sarmallı DNA potansiyeline sahipken, 12
boyutlu evreni, evrenin içindeki tüm alemleri ve 12. boyuta kadar uzanan her
şeyi algılayabiliyor ve bunlara erişebiliyorduk.
İşte o uykudaki DNA, bizi yeniden o boyutlara bağlayan
şeydir. Kütlesel koronal kütle atımları (Güneş patlamaları) sayesinde DNA'mız
yeniden aktif hale gelirken, bu uykudaki sarmallar da uyanıyor. Böylece o
gerçekliklere yeniden bağlanacağız; çünkü DNA'mız, Dünya'nın farklı boyutsal
katmanları arasında bir arayüz görevi görüyor. İşte bu yüzden, bu çalışmaları
yürüten insanlar çok yakında doğaüstü yeteneklere sahip olacaklar.
Elbette, sıradan birinin gözünde onlar X-Men veya Superman
gibi görünecekler; ancak aslında tek yaptıkları, diğer gerçekliklere
bağlanmalarını ve ışık hızında hareket etme, ışınlanma ya da aynı anda iki
yerde bulunma (bilokasyon) gibi eylemleri gerçekleştirmelerini sağlayacak olan
o %96'lık kısmı kullanmak olacak. Yani, tıpkı Dr. Strange gibi aynı anda birden
fazla yerde bulunabilmekten bahsediyoruz. Kulağa tuhaf geldiğini biliyorum ama
Marvel ve DC çizgi roman yazarlarının aslında "içeriden" kişiler
olduğunu, bizim bilmediğimiz şeyleri bildiklerini fark ettim. Ve tüm o
özellikler, aslında o uykudaki DNA'nın içinde mevcut. İşte bu yüzden, bizi daha
yüksek boyutlara bağlayan o uyuyan DNA'nın aktive olması sayesinde, çok ama çok
yakında bu yeteneklere erişebileceğimize inanıyorum.
Amrit: Günümüz dünyasına baktığında... yani, yükselişte
olduğumuzu gösteren başlıca işaretler nelerdir ve yükseliş sürecinin
neresindeyiz? Etrafımıza baktığımızda... çünkü bugün çok olumlu bir sohbet
yapıyoruz gibi görünüyor. Ama dışarıya baktığımızda... yani, pek de olumlu
olmayan pek çok şey var; evet, dünya sanki kendi içinde büyük bir çelişki yaşıyor
gibi. Siyasete, küresel yapılara, o hiyerarşik düzenlere baktığında... Geçen
gün sanırım 14 veya 16 kişilik bir grupla görüşüyordum. Hiçbirimiz ülkemizdeki
mevcut hükümetten memnun değildik. Tek bir kişi bile. Evet, herkesin bu konuda
söyleyecek olumsuz bir şeyi vardı. Ve mesele sadece "bazı konularda
onlarla tam olarak aynı fikirde değiliz" demekten ibaret de değildi; durum
daha çok "hükümetimden utanıyorum" noktasına varıyordu. Bu, adeta
ortak bir duyguydu. O üst düzeylerde alınan kararlara baktığınızda... dışarıdan
bakınca gerçekten tuhaf bir dönemden geçiyormuşuz gibi hissettiriyor. Yine de
senin bu sohbette taşıdığın büyük bir umut var. Bu iki durum arasındaki
tezatlık hakkında... bize biraz daha bilgi verebilir misin?
Ismael: Yani burada tanık olduğumuz şey, eski paradigmanın
çöküşüdür. Buna siyasi yapı, ekonomik ve sosyal eğitim sistemi ve tabii ki
sağlık sistemi de dahil; hepsi çöküyor. Herhangi bir sistem çökmeden hemen
önce, işlerin zirve noktasına ulaştığı ve durumun daha da kötüleştiği bir an
yaşanır; ancak her şey düzelmeden önce, önce kötüleşir.
Şu anda küresel gerilimler ve depremler görmemizin —ki
bunların hepsi birbiriyle bağlantılıdır— nedeni, bizzat Dünya'nın —ki o da
yükseliş sürecinde olan bir varlıktır— kendisini arındırma çabasıdır.
Yükselebilmesi için tüm bunların yaşanması gerekiyor. Dış gerçeklikte olup
bitenlere baktığımızda durumun kötüye gittiği görülüyor, değil mi? Veri
merkezleri, savaşlar... bunların hepsi eski paradigmanın nihai çöküşünün bir
parçası. Yani bu gayet normal bir durum. Şöyle bir benzetme yapayım: Bunu tarif
etmenin en iyi yolu şu; barışçıl bir gerçekliğe ulaşmadan önce, işlerin kaynama
noktasına gelmesi gerekir. Başka bir deyişle, durumun son derece kaotik bir hal
alması şarttır. Sonra o kaos dağılır; çünkü tıpkı bir düdüklü tencere gibi
basınç iyice yükselir ve o kritik noktaya ulaşır. Ve bunun sonucunda sistem
çöker. Böylece, onun yerini alacak yeni bir şey başlayabilir; ne demek
istediğim anlaşılıyordur umarım.
İşte tanık olduğumuz şey bu. Dünya genelinde yaşanan pek çok
olayın nedeni, tüm o gerçeklik kurgusudur; tersine çevrilmiş bir gerçeklikte
yaşadığımızı düşünürseniz... Bu gerçeklik, aslında dünya işlerini devralan
negatif Anunnakiler tarafından başlatılmıştı. Ve onlar, bu gerçeklik kurgusu
için bir zamanlayıcı kurmuşlardı. Ve o zaman çizelgesi, aşağı yukarı 2028-2030
civarında sona eriyor. Dolayısıyla, "matrix" olarak adlandırdığımız
bu gerçeklik kurgusu nihayete ermeden önce, yeni bir şeyin başlayabilmesi adına
her şeyin bir kaynama noktasına ulaşması gerekiyor.
Yani tüm paradigma; gerçeklik olarak algıladığımız her şey
aslında çöküyor. Bunun nedeni ise uyanışa geçen insanlar; yani gelecekteki bir
dönemden matrix'in içine, bu tersine çevrilmiş gerçekliğe gelip onu içeriden
yıkmak üzere gönüllü olan insanlar. Bir bakıma, matrix'i havaya uçurmak için
buradayız diyebiliriz. Bununla kastettiğim şey şu: Bizi yüksek boyutlardan ayrı
tutan o perdeyi ortadan kaldırmak için buradayız. Peki, o perdeyi nasıl
kaldırırız? İçimize dönerek ve ruhsal çalışmalar yaparak.
Amrit: Evet, sanırım konuyu biraz teorik ve pek de pratik
olmayan bir havaya sokma riski taşıyoruz. Seninse meseleyi sürekli pratik bir
zemine çekme çabanı gerçekten takdir ediyorum. Seninle paylaşmak ve bizi
dinleyenler için yararlı bir metafor olup olmadığını görmek istediğim bir örnek
var. Eğer üzerinde düzeltme yapılması gerekirse, lütfen çekinmeden katkıda
bulun. Geçen gün... metaforun basitliği için şimdiden kusura bakma ama...
çocukları arabaya bindirmek için epey dil dökmek zorunda kaldım. Artık üç
taneler; maşallah diyelim. Ve bu tam bir macera, yani epey zorlu bir iş.
"Hadi şunu giy, hadi kıyafetlerini kuşan" derken... yapılacak çok şey
oluyor. O sırada şunu fark ettim: Çocuklarla saat dokuzda bir yerde olmam
gerekiyordu. Yani dokuzda orada olmam şarttı. Bu durum sinir sistemimi epey
geriyordu; tamamen "dokuzda orada olmalıyım" modundaydım. Bu konuda
çok ısrarcı ve baskın bir tavır takınmıştım; bu baskı da doğal olarak çocuklara
yansıyordu. Derken bir an duraksadım ve derin bir nefes aldım. O anda şunu fark
ettim: Aslında çocuğum, elindeki küçük figürü minik bir su kovasına koyup
dondurucuya atmak istiyordu; çünkü bu onun için eve döndüğünde inceleyeceği bir
deneydi. Bense "Ne yapıyorsun dostum? Evet bir an once arabaya binebilirdik,"
diyordum kendi kendime. Sonra durumu izlerken kendi kendime, "Aslında bunu
yaparsa en kötü ne olabilir ki?" diye düşündüm. Sadece fazladan bir 30
saniyesini alacaktı. Gideceğimiz yere 10 dakika geç kalacaktık. Sonra şunu fark
ettim; o anki deneyim sayesinde çok daha mutlu olacaktı. Gidip gelecek, tekrar
dönecekti; dört gözle beklediği bir şey olacaktı. Kendime yavaşlama, o anın
içinde olma, onların akışını ve arabaya nasıl bindiklerini izleme izni verdim.
Sonuçta, aslında düşündüğüm kadar da geç kalmadık. Evet... Ve gerçekten de
arabaya çok daha az aceleyle bindiler. Yaşadığımız deneyim çok daha keyifliydi.
İçime doğan o farkındalık şuydu: "Hey Amrit, az önce neye tanık oldun?
Doğal bir zaman akışıyla hareket ediyorlar." Evet, gerçekten akıştalar.
Herhangi bir yapay kavramları yok; mesela "saat 9" gibi. Vefat eden
çok sevgili bir şaman dostum vardı; bana sık sık şunu söylerdi: "Amrit,
unutma; kuşların günün Cuma mı yoksa Salı mı olduğundan haberi bile
yoktur." Evet, onlar için sadece "bugün" vardır. İşte o sözler
zihnimde yankılandı. Doğal bir zaman çizelgesindelerdi; kendi hallerindelerdi,
sadece akıştaydılar. Bense tüm o yapay toplumsal yapılar ve katmanlarla
çevriliydim: "Saat 9'da şurada olmalıyım", "geç kalamam"
(çünkü utanç, suçluluk, mahcubiyet, şuydu buydu... ya da 'kötü ebeveynlik'
damgası yeme korkusu, değil mi? Her neyse). Tüm o katmanlar üst üste biniyor. O
an, "Aa, tamam," dedim. Buna tanık olup bunun yapay doğasını, yani
bir üst katman veya bir şablon olduğunu fark edebildim. Onlarınsa özgürce,
kısıtlanmadan hareket ettiğini gördüm; bu bana öğrenmem için harika bir an sundu.
Senin o "meditasyon yap, kendine dön, nefes al, merkezlen" dediğin
noktaya gelirsek; işte o an benim için en belirgin olan şey buydu. Sence bu iyi
bir örnek mi, yoksa pek sayılmaz mı?
Ismael: Kesinlikle. Tam üstüne bastın. Aslında bu gerçeklik
kurgusu, bizi orijinal Dünya gerçekliğini —yani cennet bahçesi dediğimiz, her
şeyin dengede olduğu, birbirimizle, hayvanlar alemiyle ve doğadaki tüm
unsurlarla işbirliği içinde yaşadığımız o cenneti— algılamaktan ve
deneyimlemekten koparmak için kullandıkları bir tür örtü katmanı.
Ekosistemimizle bir bütünüz, değil mi? İşte bu örtü katmanı aracılığıyla bizi o
gerçeklikten tamamen kopardılar. Yani son 10.000 yıldır, orijinal Dünya'yı
gizleyen bu gerçeklik kurgusunun etkisi altındayız. Bu durum, DNA'mızın 10
sarmalını devre dışı bırakarak bu örtü katmanını yerleştirmeleriyle başladı.
Bilinç düzeyinde düşüşümüz o noktada gerçekleşti. Ölümsüzlüğümüzü yitirdiğimiz
an da o andı. Sonsuza dek yaşamaktan birkaç bin yıl yaşamaya, oradan
nihayetinde sadece 900 yıl yaşamaya geriledik. Ve sonunda, bugünlerde yaklaşık
90 yıl yaşıyoruz.
Kadim Dünya'ya baktığınızda, o dönemde yaşayan insanların
ömrünün bizimkinden çok daha uzun olduğunu görürsünüz. Bunun büyük bir kısmı,
onların bizden daha fazla DNA potansiyeli kullanıyor olmalarıyla ilgiliydi;
ancak şimdi işler tersine dönüyor. Biliyorsun, o örtü katmanı artık bizim
tarafımızdan parçalanıyor, değil mi? Çünkü içimize yöneliyoruz. Üstelik,
onların gerçeklik kurgusunun bir zaman sınırı var.
Ya bizi yapay zeka aracılığıyla mutlak bir şekilde kontrol
edebilmek için "Borg" sistemine bağlayacaklar ya da biz bundan
kurtulup yaşamamız için tasarlanan o orijinal Dünya'ya kavuşacağız; önümüzde
2028'e kadar sürecek bir seçim süreci var.
Amrit: Bu Cennet, yani Cennet benzeri yer... Dünyadaki
piramitlerden ve Dünya üzerindeki o örtü katmanından bahsettin; peki Mars gibi
yerlerde de bu tür örtü katmanları var mı? Venüs'te de var mı? İçimdeki
astrolog bunu sorgulamadan edemiyor. Çünkü Mars'ta, Venüs'te ve hatta
Jüpiter'in uydularında bile piramitler olduğundan bahsetmiştin. Acaba
"Patal"ların kim olduğunu da biraz açabilir misin? Bunu gerçekten
merak ediyorum.
Ismael: Evet, onlar kadim " Irk Yaratıcıları"tır.
Yani Patalalar aslında farklı bir evrenden geliyor. Kozmik altyapı içindeki
düzenlemeye bakıldığında, bilirsiniz, birden fazla evren söz konusudur; yani
ortada bir düzen vardır. Bizim evrenimiz de bunlardan sadece biri, değil mi?
Devasa bir kozmik bütünün parçası da denebilir buna.
Ezoterik bilgide "sonsuzluk" olarak adlandırılan
şey, aslında o asli evrendir. Her şeyin bir simülasyon olduğu düşünülürse,
sonsuzluk "temel gerçeklik"tir. Bu da 10. boyut ve üzerindeki
seviyeleri kapsar. 10. boyutun altındaki her şey sonsuzluğun bir yansımasıdır;
yani bir simülasyondur. Uzay ve zaman içinde yürütülen bir deneydir.
Amrit: Bu, insanların zihnindeki doğal dünya görüşüne o
kadar ters geliyor ki... Kusura bakma, tahtaya vurayım (nazar değmesin). Evet.
Ismael: Yani Patallar, yani o kadim ırk, aslında sonsuzluktan
geliyor. Bu alemi tanımlayan pek çok terim var. Bazıları buraya "merkezi
evren" diyor. Süper sicim teorisi üzerinde çalışan ileri düzey bilim
insanları ise buraya "ana evren" adını veriyor. Ve ana evrenin ne
yaratıldığını ne de yok edildiğini anlamış durumdalar; dahası, her gün yeni
yeni evrenler doğuyor. Yine, bunların çoğu kozmik dalgalanmalara dayalı
gözlemlerden elde edilen çıkarımlar. Buna kuantum diyorlar; kuantum enflasyonu
diyorlar. İşte Patallar da o temel gerçeklikten, o sonsuz alemlerden
geliyorlar. Yani onlar ne yaratıldılar ne de yok edilebiliriler; onlar ebedi
varlıklar. Evrenimiz oluştuğunda, piramitlerin çoğunu yerleştirenler de
onlardı. Sadece bizim Güneş sistemimizde değil; Venüs'te de, Mars'ta da onları
görüyoruz. Hatta Jüpiter tipi dev gezegenlerde bile varlar. Tabii bize bunlar
söylenmiyor. Ama evrenin dört bir yanına yerleştirilmiş durumdalar.
Dünya'nın o kalıcı ağına dönecek olursak; bunlar yeniden
aktif hale geldiklerinde, Dünya'yı diğer gezegenlerle birbirine bağlayan
geometrik bir desen olan "dodekahedron"u (on iki yüzlü şekli)
oluştururlar. Enerjisel düzeyde her şeyin bir Yıldız Geçidi (Stargate) numarası
vardır. İleri medeniyetler de bu sayede seyahat ederler. Uzay gemisiyle bir
yıldız sisteminden diğerine ya da galaksinin bir ucundan öbür ucuna gitmezler.
Bu, sonsuza dek sürerdi. Hiperuzaydan geçseler bile yine de bir saat, hatta
20-30 dakika gerekirdi. Yaptıkları şey bir portal açmaktır; çünkü her gezegenin
bir portalı ve bir portal numarası vardır, değil mi? Yıldız Geçidi kodunu
girerler ve gezegenden gezegene geçerler. Böylece bir medeniyet, Yıldız Geçidi
ağı sayesinde evrenin bir ucundan diğer ucuna sadece iki saniyede gidebilir.
Örnek vermek gerekirse; Dünya, evrenimizdeki 606 numaralı
gezegendir. "Planetary 606" (Gezegensel 606) olarak adlandırılmasının
nedeni, her şeyin bir sistemin parçası olacak şekilde düzenlenmiş olmasıdır.
Sistemimiz, yaklaşık 52 yıldız ve 600 ila 900 arasında değişen sayıda dünyadan
oluşur. Biz, Ülker (Pleiades) kümesinin kayıp sekizinci yıldızıyız. "Yedi
Kız Kardeş"i duymuşsunuzdur, değil mi? Güneş sistemimiz, "Platonik
yıl" olarak adlandırdığımız 25.000 yıllık bir döngüyle Alcyone'un
çevresinde döner. Buna ek olarak, 200.000 sistemden biri olan bizim sistemimiz
de bir takımyıldız yapısı içinde düzenlenmiştir.
Biz, Sirius A, B ve C'den oluşan üçlü yıldız sistemi Sirius
takımyıldız grubunun bir parçasıyız. 70 numara olan bu takımyıldız grubumuz,
200.000 sisteme ayrılır. Takımyıldız grubumuzun yapısı budur. Dahası,
takımyıldız grubumuz yerel evrenimizi oluşturan 100 gruptan biridir; yani
evrenimiz 100 takımyıldız grubuna ayrılır. Her bir takımyıldız grubu 200.000 sistemden
oluşur. Hatta evrenimiz bile daha üst kozmik sektörler içinde organize
edilmiştir. Örnek vermek gerekirse, küçük kozmik sektörümüz içindeki evrenimiz,
84 numaralı evrendir.
Bu şu anlama gelir: Evrenimiz, evrimleşen 200 milyon yerel
evrenden oluşan bir kozmik sektörün parçasıdır. Ve bu yapı giderek daha üst
seviyelere doğru devam eder. İster inanın ister inanmayın, kozmik sektörümüz 3
numaralı olandır. Yerel evrenimiz, bu kozmik sektör içinde 84. sıradadır.
Toplamda 100 kozmik sektör bulunmaktadır.
Ve bu 100 küçük kozmik sektör arasından biz, üçüncüsünün
parçasıyız. Daha da ötesi, küçük kozmik sektörümüz "Splendon" olarak
bilinen büyük bir kozmik sektör içinde organize edilmiştir. Bu da 10 büyük
kozmik sektörden beşincisi olarak bilinir; yani toplamda 10 büyük kozmik sektör
vardır. Bu 10 büyük kozmik sektör bir süper evren bölümünü oluşturur. Ayrıca,
bizim "sonsuzluk" olarak adlandırdığımız büyük merkezi yaratımı
oluşturan altı süper evren daha vardır.
Yukarıdan aşağıya doğru bakıldığında, Dünya'nın yıldız
geçidi numarası yedidir; çünkü biz yedinci süper evrenin bir parçasıyız. Süper
evren, 10 büyük kozmik sektöre ayrılır. Biz beşinci büyük kozmik sektörün
parçasıyız. Büyük kozmik sektörümüz ise 100 küçük kozmik sektöre ayrılır. Biz
bu 100 sektörden üçüncüsünün parçasıyız. Küçük kozmik sektörümüz de 200 milyon
evrene ayrılır.
Biz 84. evrenin parçasıyız. Evrenimiz de 100 takımyıldız
grubuna ayrılır. Ve biz, 100 takımyıldızdan oluşan o yapının 70.
takımyıldızının bir parçasıyız. Takımyıldızımız 200.000 sistemden meydana
geliyor; bu 200.000 sistemin içindeki 24. sistemde yer alıyoruz. O sistemin
içinde ise, Mars'ın 607 ve Jüpiter'in 608 olduğu bir düzende, biz 606 numaralı
gezegeniz.
Kozmostaki her şey işte böyle organize edilmiştir. Yani
evet, her şeyin bir yıldız geçidi numarası vardır.
Amrit: Anlattığın şekliyle bu sistemde inanılmaz bir akıllı
tasarım söz konusu. Her şeyi kapsayan, yüce bir yaratıcıya inanıyor musun?
Yani, farklı seviyelerdeki farklı inşacılardan ve Patel'ler gibi varlıkların bu
yapıları bir araya getirmesinden bahsediyorsun. Ama şunu soruyorum: Her şeyin
üzerinde olan bir Tanrı var mı? Bir yaratıcı mevcut mu? Bu konudaki dünya
görüşün nedir?
Ismael: Kesinlikle. Şöyle ki; tüm bunlar —o kadim ırk kurucu
ırkı bile— tek ve sonsuz yaratıcıdan ayrışarak meydana gelmiştir. İşleyiş
şöyledir: Yukarıdan aşağıya doğru, tek ve sonsuz yaratıcı kendisinin yedi
farklı versiyonuna ayrışır. Her bir versiyonun kendine has bir işleyişi ve
işlevi vardır.
Bu versiyonlardan biri, "zaman efendileri" (time
lords) olarak adlandırdığımız gruptur. Organik zaman çizgisinin —yani pozitif
zaman çizgisi ya da dualite deneyimi dediğimiz şeyin— her zaman nihayetinde
tekilliğe (birliğe) evrilmesinin nedeni budur. Başka bir deyişle, zaman
efendileri sayesinde Tanrı her zaman kazanan taraftadır. Gerektiğinde zamanı
ileri saran, hızlandıran, durduran ve karanlık ile aydınlık güçler arasında
gerçekleşen her türlü zaman yolculuğu girişimini devre dışı bırakanlar
onlardır. Yani bir bakıma, zamanın mutlak hakimleri onlardır.
Bir de kurucular vardır. kurucular evrenlerin kurulmasından
ve yıldız geçitlerinin (stargate) oluşturulmasından sorumludur, değil mi?
Her şey numaralandırılmıştır; her gezegen, her sistem, her
takımyıldız, her galaksi... Her şey bir düzen içindedir.
İşte yıldız geçitlerini kuranlar onlardır. Ayrıca, asli
yaratıcının bir başka yönü olan "yaşam taşıyıcıları" vardır. Yani
yaşam formlarını geliştirenler onlardır.
Bir de asli yaratıcının "sistem kurucular ı"
olarak bilinen başka bir yönü daha bulunur. Güneş sistemlerini inşa edenler
onlardır. Gezegenleri yaşanabilir hale getiren (terraforming), yani
dönüştürenler ve benzeri işleri yapanlar onlardır.
Ancak tüm bunlar, tek bir bilincin yedi farklı yöne
ayrışmasından ibarettir. Sistem böyle işler.
Dahası, bu yedi farklı yön de kendi içinde, "12 kozmik
varlık" ya da "12 arketip" dediğimiz yapılara ayrışır. Mikail,
Cebrail, Uriel gibi, değil mi? Hepimizin nasıl birbirine bağlı olduğunu
görüyorsun, değil mi? Bir de kendi işlevleri ve faaliyet alanları olan o 12
arketip var, değil mi? Gözetleyici, koruyucu ve başlatıcı olarak kendilerine
özgü görevleri üstlenmiş durumdalar.
Bu 12 arketipin altında, sayısız alt düzey göksel varlık
türer; işte bizi var edenler de o göksel varlıklardır.
Yani hepimiz bu şekilde birbirimize bağlıyız. Bilirsiniz,
aslında kocaman bir kozmik aileyiz; sadece bunu hatırlamıyoruz.
Amrit: Ve sanki bir bakıma, hatırlama yetimizden kasıtlı
olarak mahrum bırakılmışız gibi görünüyor. Belki biraz büyük bir soru olacak
ama... Yani, tüm o sonsuzluğun bu düşüşü yaşaması; sırf tekrar yükselebilecek
mi diye görmek için miydi? Görünüşe göre büyük ölçüde başaracağız. Ama neden
düşüyoruz ve neden yükseliyoruz? Ya da neden düşüp, yükselip tekrar
alçalıyoruz? Sizce tüm bunları neden yapıyoruz? Buradaki nihai amaç nedir?
Çünkü 5. Boyut'un (5D) nihai amaç olmadığını söylediniz —ki bu sohbetten de
bunu kolayca anlayabiliyoruz; nazar değmesin. Peki, nihai amaç nedir? Bunu
neden yapıyoruz?
Ismael: Şöyle ki; o tek ve sonsuz bilincin parçalanma
sürecini başlatmasının nedeni, kendisinin daha fazlasını keşfetmek istemesidir.
Ve bunu yapabilmesinin tek yolu da parçalara ayrılmaktır; bilirsiniz,
çarpanlarına ayrılmaya başlar.
Yedi ve o yedi parça, 12 parçaya ayrılır. O 12 parça, 144
parçaya ayrılır. Onlar da daha fazlasına... Ve bu şekilde çarpanlarına
ayrılmaya devam eder. Hani fraktal denir ya; işte öyle, fraktallar. Biz buna
fraktallaşma diyoruz. Her bir fraktal —ki tüm canlı organizmalarda vücut bulan
şeye "ruh" diyoruz— aslında o tek büyük kozmik bilincin en küçük
fraktallarıdır.
Ve bu tek büyük kozmik bilincin neredeyse sonsuz sayıda
fraktala ayrılmasının nedeni, bilgi toplayabilmektir.
Bilgi toplayabilmek ve genişlemeye devam edebilmek için...
İşte alçalmamızın nedeni budur. Tekten yediye, oradan 12'ye ve sonsuz sayıda
ruha ulaşana dek süren o fraktallaşma sürecinin nedeni; o tek sonsuz zihnin
—tıpkı bir süper bilgisayar gibi— daha fazla deneyim ve veri toplayabilmesidir.
O, her şeyi tüm bu fraktallar aracılığıyla deneyimliyor.
İşte hepimiz, o tek kozmik zihnin fraktallarıyız. Dolayısıyla yükseliş süreci,
bizim o kozmik zihinle yeniden bütünleşmemizdir; tıpkı bir su damlasının
okyanusla bir olması gibi. Ve nihai amaç da budur: kozmik bilinçle yeniden
bütünleşmek.
Amrit: İnsan türü olmaya dair gerçekten eşsiz bir şeyden
bahsetmiştin.Konunun DNA'mıza değindiğini ve bu konunun etrafında dolaştığımızı
biliyorum; ancak sanırım konuyu tam anlamıyla derinlemesine ele almadık. Çünkü
az önce konuştuğumuz o bütünleşme sürecinde, insana özgü eşsiz bir nitelik var.
Tüm bunları tek bir bedende, tek bir deneyimde birleştirebilen ve —ister buna
bir 'sabit disk' diyelim ister başka bir şey— o kaynağa yeniden bağlanabilen
bir varlık söz konusu. Bunu tam olarak nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum.
Ama biliyorsun, tüm bunları gerçekten bütünleştirebiliyor.
Aklıma takılan sorulardan biri şu: Az önceki cevabında veri, merak, bilgi ve
deneyim kavramlarını birbirinin yerine kullanır gibiydin. Evrenin —ya da
Tanrı'nın— kendine dair çok derin bir yönelimi var sanki. Kendisi hakkında daha
fazlasını öğrenmek istiyor; daha fazla veriye ihtiyaç duyuyor. Bunun temelinde
derin bir merak yatıyor olmalı. Vedantik öğretilerde bu tür kutsal arzulardan
derinlemesine bahsedilir; sanki evrenin kendine yönelik bir arzusu, hatta
neredeyse bir özlemi varmış gibi. Sohbetin tam bu noktasında 'deneyim' kelimesi
özellikle öne çıkıyor. Sanki evren, kendini deneyimlemeyi temel bir varoluş
biçimi olarak benimsiyor gibi. Bilmiyorum, bu kelimeye tutunmak kulağa oldukça
zarif geliyor; ama bunu yapıp yapamayacağımız konusunda senin rehberliğine
ihtiyacım var. Çünkü bu bize, anbean yaşadığımız her bir deneyimi —şu anda bu
podcast'i dinliyor olmamız da dahil— farklı bir gözle değerlendirme fırsatı
sunuyor.
Ismael: Aslında her şey, o daha büyük bilinç sisteminin bir
parçası. Biliyorsun, bizler onun fraktallarıyız. Ben olaylara şöyle bakıyorum:
Her şey bir sinir ağı gibi... Her şey, bir geri bildirim döngüsüyle işleyen
devasa bir sinir ağının parçası. Kozmosun genişleyebilmesi için —ki o büyük
merkezi evren bile her seferinde bir dış kozmik seviye kadar genişliyor—
parçalanma süreci şart. Yani 'bir'in 'çok'a ayrıştığı o aşamanın gerçekleşmesi
gerekiyor. Böylece pek çok varlık bilgiyi toplayabilir ve yeniden bütünleşme
anlamına gelen yükseliş süreciyle tekrar bir olabilir. Bunun sonucunda da
varoluş çok daha geniş bir alana yayılır ve süreç yeniden başlar.
Yani aslında burada sonsuzluktan bahsediyoruz. Şu anda
"ikilik" (dualite) dediğimiz evredeyiz, değil mi? Her şeyin ayrı
olduğu —ya da en azından her şey ayrıymış gibi bir illüzyonun yaratıldığı— bir
evre. Oysa özünde her şey enerji yoluyla birbirine bağlıdır. Ancak çok boyutlu
bütünleşme sürecinden geçerken... Farklı parçalar ve farklı yönlerle
bütünleşmeye başlayıp, 12. boyut olan "Üst Ruh" (Oversoul) seviyesine
ulaştığımızda; her şeyin bizden ibaret olduğunu, yani fiziksel bedenimiz, diğer
insanlar, hayvanlar alemi ve komşumuz arasında aslında hiçbir ayrım
bulunmadığını fark ederiz. Hepimiz daha büyük bir bilincin parçasıyız.
Tıpkı vücudunuzun içinde işleyen trilyonlarca hücreye
benziyor, değil mi? Vücudunuzdaki o sayısız küçük birim... Hepsinin,
"ben" ve "siz" olan o daha büyük bilinç sisteminin işlemesi
adına birlikte çalıştığı trilyonlarca hücreye sahip olduğumuz söylenir. Kozmos
da, evren de tam olarak böyle işler.
Kozmos... Bu bağlamda evren, pek çok evrenden sadece
biridir; ancak daha büyük kozmosun işleyişi böyledir. O, bir geri besleme
döngüsü aracılığıyla büyüyen ve genişleyen kozmik bir zihindir. Böylece,
yaptığımız seçimlerle deneyim kazandıkça, bu deneyimler o daha büyük bilinç
organizmasına —ya da daha doğrusu, daha büyük bilinç sistemine— geri besleme
olarak aktarılır. Bu da sistemin, tüm seçimlerimiz aracılığıyla genişlemesine
olanak tanır. Yani iyi seçimler yaptığımızda —ki buna evrim denir— her şey daha
düzenli ve karmaşık hale gelir; entropi azalır, düzensizlik azalır, öyle değil
mi?
Her şeyin işleyişinde bilimin büyük bir payı vardır. Kötü
seçimler yaptığımızda ise bu durum entropiye yol açar. Enerjinin yanlış
kullanımı, kötü bir seçim yapmaya örnektir. Negatif varlıkların asla
kazanamamasının nedeni de budur; çünkü enerjiyi yanlış kullanmışlardır.
Sonuç olarak entropiye sürüklenirler. Bunun anlamı şudur:
Tanrı ile olan bağlarını kaybettikleri için yapay yöntemlere veya dışsal
teknolojiye başvurmak zorunda kalırlar. Nihayetinde kaynaklarını tüketirler;
kaynak ve enerji uğruna dünyaları fethetme arzularının altında yatan sebep de
budur, çünkü o ilahi bağı yitirmişlerdir. İyi niyetli varlıklar veya pozitif
ırklar gibi doğru seçimler yaptığımızda ise daha büyük bilinç sistemiyle
yeniden bağ kurmaya başlarız. Bunun bir sonucu olarak da her şeyin bolluk
içinde olduğu bir gerçeklik düzeyine ulaşırız. Yani, entropinin aksine sınırsız
enerjiye erişim sağlarlar; ne demek istediğim anlaşılıyordur umarım.
Böylece evrimleşirler. Evrimleşerek daha üst gerçeklik
seviyelerine ulaşırlar; hatta "sosyal hafıza kompleksi" olarak
bilinen yapının bir parçası haline geldikleri bir noktaya kadar ilerlerler. Bu
şu anlama geliyor: Bireysel anılarımızı, bilincimizi ve bireyselliğimizi
koruyarak organik bir zihin ağı aracılığıyla başkalarıyla bağlantı kuruyoruz;
oysa Borg tarafından veya Borg'a bağlanılan olumsuz bir zihin ağında durum
böyle değildir; orada bireyselliğimizi kaybederiz ve sadece yapay zeka —ya da
ona her ne demek isterseniz— tarafından programlanırız. Yani, söz konusu olan
farklı şeylerdir.
Amrit: Tamamen sentetik bir şey.
Ismael: Olumsuz kolektifler vardır. Olumsuz kolektifler,
Tanrı'dan kopmuş ve yapay yöntemlere başvuran ırklardır; bunlar Borg tarafından
kontrol edilir, değil mi? Bireyselliklerini kaybederler. Kendilerini kontrol
eden o yapay oluşum için programlanmış birer araca dönüşürler. Bir de pozitif
kolektifler var. Pozitif kolektiflerde, evrildikçe diğer tüm varlıklarla bir
bütün haline geliriz. Bu, bireyselliğimizi korurken tüm canlılarla simbiyotik
bir ilişki kurmaya benzer. Pozitif bir kolektif ile negatif bir kolektif
arasındaki fark budur.
Amrit: Sohbetin bu noktasında bizi dinleyen ortalama bir
insan şunu bilmek isteyecektir: "Organik benliğimi, yani bireyselleşmiş
halimi; o 'Borg'vari, şüphe dolu benliğimden nasıl ayırt edebilirim?"
Yani, bu aşamadaki bir birey için öneriniz nedir? Günlük hayatta pratikte tam
olarak ne yapmalılar?
Ismael: Her gün kendinle bağ kurmalısın. Bununla kastettiğim
şey, içine dönmektir. İçine dönerek aslında kendinin farklı katmanlarıyla ya da
fiziksel yapının ötesinde işleyen daha üst versiyonlarınla bağlantı kurarsın.
Organik zaman çizelgesinde olanlar için amaç budur. Cep telefonuyla daha az
vakit geçirmeye çalışın. Teknolojik cihazları daha az kullanmaya gayret edin ve
doğada daha fazla zaman geçirin. Benim tavsiyem bu. Doğada ne kadar çok vakit
geçirirsen... Bak, doğa bizim müttefikimizdir. Elementler canlıdır, değil mi?
Toprak Ana canlıdır. Doğayla ne kadar çok vakit geçirirsen, sonunda tüm canlılarla
etkileşime geçebileceğin bir noktaya ulaşırsın. Ve tüm canlılarla etkileşime
geçmeye başladığında, kelimenin tam anlamıyla elementleri kontrol edebilirsin.
Yağmurun yağmasını ya da durmasını emredebilirsin. Elektromanyetik alanla
etkileşime girmeye başlarsın. Kütleçekim alanıyla etkileşime girmeye başlarsın;
çünkü her şey bilinçlidir. Ancak tekrar ediyorum, doğayla bağ kurma pratiği
yapmalıyız. Bunu ne kadar çok yaparsak, teknolojiye olan bağımlılığımız da o
kadar azalır.
Amrit: Anladım. İnsanların uyanışından, devreye girmesinden
bahsederken, çok özel bir sayıdan, yani 144.000'den söz etmiştiniz. Ve
bireyler... Bu podcast'i dinleyen herkesin o 144.000'in içinde olacağını
varsaymıyorum. Hatta ben bile o 144.000'in içinde olup olmayacağımdan emin değilim.
Görünüşe göre varlar; bu 144.000 kişiyle ilişkilendirirken siz de
"düğümler" (nodes) kelimesini kullandınız. Bize sisteme dahil olan bu
insanlardan biraz bahsedebilir misiniz? Sisteme dahil olan 144.000 kişi, yani
bir ağın düğümleri... Bunu bizim için biraz açabilir misiniz lütfen?
Ismael: Evet, Dünya'ya gelen kozmik enerjilerin çapa
noktaları var; bunlar aslında gezegenin 12 kapısını ve çevresel yapılarını
harekete geçiriyor. Yani bu 144.000 birey, Üst Ruh'u (Oversoul) sabitleme
potansiyeline sahip olanlardır. Üst Ruh'u sabitlediğinizde, 12. boyuttaki o
varlığınızla buradaki ve şu andaki haliniz bütünleşir. Bu, tam kapasitemizin
%100'ünü kullanmamız anlamına gelir.
Yani, bu yüksek gerçekliklerden inmiş ve Yıldız Tohumu
Elçisi programının bir parçası olan bireyler var; bunlar başlatıcılar ve
katalizörler olmaları gereken kişilerdir. Onlar canlı düğümler ve sonsuzluktan
—yani bizim temel gerçeklik dediğimiz yerden— ve en yüksek boyutlardan gelen
kozmik enerjilerin (10., 11. ve 12. boyutlar) iletkenleridir. Bu enerjileri
Dünya'nın enerji ağına sabitleyerek, insanlığın geri kalanı için "kitlesel
evrim" dediğimiz süreci tetiklerler.
Dolayısıyla bu 144.000 kişi, 1940'ların sonu ve 1950'lerde
gelmeye başlayan —ve bizim yıldız tohumları dediğimiz— o milyonlarca ileri
ruhun çekirdeğini oluşturuyor, değil mi? Dolores Cannon'a göre ilk dalga...
Artık gelmeye devam ediyorlar; neredeyse her çocuk bir kristal veya indigo
çocuğu gibi. Bu gezegende gerçekleşmek üzere olan şeyler nedeniyle artık büyük
sayılar halinde geliyorlar.
Yani evet, bu 144.000 kişi kozmik akımlar ile fiziksel Dünya
arasında düğümler gibi işlev görüyor. Ve onlar, o kozmik enerjileri buraya
sabitlemek için buradalar.
Amrit: Peki, kendilerinin bu olduğunu biliyorlar mı? Yoksa
dünyaya "işte ben buyum ve yapacağım şey de bu" bilinciyle mi
geliyorlar? Yoksa bu, hayattaki yolları ve yolculukları ilerledikçe
geliştirdikleri ve bir nevi açığa çıkardıkları bir şey mi?
Ismael: Şöyle ki, bazıları zaten uyanmak üzere doğuyor;
bazıları ise hayat devam ederken yaşadıkları deneyimler sayesinde bunu
hatırlıyor. Yani her şey kişiye bağlı. Ama sonunda hepsi kim olduklarını ve
neden burada bulunduklarını hatırlıyor. Ve evet, sadece... kendi işlerini
yapıyorlar. Biliyorsun, kendi yollarında ilerliyorlar.
Amrit: Harika. Birey konusundan uzaklaşıp, daha önce
konuştuğumuz evren ve yapısı konusuna geri dönelim. Bunu zihnimde tam olarak
oturtamadım. O yüzden sana bu soruyu sormak istedim. Yani, bilim insanları
evrenin genişlediğini söylüyor. Ama aynı zamanda maddenin yoktan var edilemeyeceğini
veya yok edilemeyeceğini, hiçbir şeyin başka bir şeyden öylece var
edilemeyeceğini de belirtiyorlar. Sanki... evren sadece "vardır"
işte; dolayısıyla hiçbir şey yok edilemez. Ama aynı zamanda genişliyor da. Bu
ikisi sanki birbiriyle çelişiyor gibi görünüyor.
Demek istediğim, evren genişliyor; o halde mutlaka bir şeyin
içine doğru genişliyor olmalı. Bir şeye dönüşerek var oluyor olmalı. Ama aynı
zamanda madde yoktan var edilemiyor.
Bize evrenin genişlemesi ve bu dinamiğin aslında nasıl
işlediği hakkında biraz bilgi verebilir misin?
Ismael: Şöyle ki, enerji asla yoktan var edilemez veya yok
edilemez. Madde ise sadece çok düşük bir frekansta titreşen enerjidir; bu
titreşim onu yoğunlaştırır veya katı hale getirir. Dolayısıyla evren de
enerjisel ve çok boyutlu bir yapıdır. Bizim algıladığımız şey, fiziksel formun
veya en yoğun noktanın bulunduğu, üçüncü boyut evreni olarak bilinen kısımdan
ibaret. Ancak evrenin farklı katmanları da mevcut. Ve tüm deneyimlerimizden dolayı...
ne de olsa bizler evrenin fraktallarıyız, değil mi? Evreni, gerçekliğin daha
büyük bir ölçeğinde bilinçli bir varlık olarak düşünürseniz; evren bizden, yani
tüm deneyimlerimizin toplamından dolayı genişlemektedir. Üstelik sadece
Dünya'daki bizlerden de bahsetmiyorum; evrendeki tüm canlı yaşam formlarından
söz ediyorum. Her bir yaşam formu, evren için bir algılayıcı (sensör) gibidir.
Bir yaşam formu deneyimleyip evrimi —yani ilerlemeyi, gerilemenin (devrimyonun)
aksine yeniden bütünleşmeyi— seçtiğinde evren genişlemeye devam eder. Evrenin
genişlemesinin nedeni de budur. Öte yandan, bazı evrenlerde —o evrendeki
sakinlerin çoğu evrilmemeyi seçtiği için— süreç çöküşle sonuçlanır; evren
entropi durumuna ulaşır. O evrenin varlığını sürdüren evrensel yaşam gücünü
döndüren akım ya da toroidal alan yavaşlamaya başlar ve bunun sonucunda evren
bir kara deliğe çökerek yok olur. Ancak tıpkı bizim reenkarnasyon sürecimiz
gibi, evren de bir kara deliğe çöktüğünde her şeye yeniden başlar; tıpkı bir
bilgisayarın yeniden başlatılması (reboot) gibidir bu. Bir "ak delik"
aracılığıyla her şeye sıfırdan başlar; tekillik noktasından yola çıkarak
yepyeni bir evren olarak yeniden genişler. "Enerji asla yoktan var
edilemez ve yok edilemez" ilkesinin anlamı da budur; çünkü evrenin kendisi
enerjidir.
Yani, entropi noktasına ulaşıp çöktüğünde, bu kez her şeyi
doğru yapması umuduyla yeniden başlama şansı elde ediyor. Nihayetinde evren de
bir üst seviyeye yükseliyor.
Amrit: Nazar değmesin. Bu çok zarif bir cevap. Çok teşekkür
ederim. Bu soruyu sorduğuma çok memnunum. Hazır yeri gelmişken... Bugün bu
konunun açılmasını umuyordum. CERN yakın zamanda faaliyetlerini durdurdu.
Antimadde hakkında epey konuştunuz. Bugün burada sizinle antimadde üzerine bir
sohbet gerçekleştirebilir miyiz? Yani, antimadde nedir ve CERN'de neler oluyor?
CERN nedir ve antimadde nedir?
Ismael: Vay canına, çok güzel bir soru. Şöyle ki;
başlangıçta CERN, "kabal" (cabal) olarak adlandırdığımız gölge
hükümet tarafından, organik zaman çizelgesini ele geçirmek amacıyla kurulmuştu;
Mandela Etkisi'nin açıklaması da buna dayanır. Ancak bunun yanı sıra, sadece
organik zaman çizelgesini ele geçirmeye çalışmakla kalmıyorlardı; aynı zamanda
başka bir evrenden, başka bir gerçeklikten çok az miktarda antimadde getirerek
gezegenimizi ve kaynak sistemimizi yok etmeye de çalışıyorlardı. Her evrenin
kendine has bir gerçekliği vardır, değil mi? Birden fazla evren mevcuttur.
Antimadde, bizim gerçekliğimize —bu kelimeyi kullanmak
istiyorum— "taşındığında" son derece yıkıcı bir etkiye sahiptir.
Bilirsiniz, bozuk para büyüklüğündeki bir antimadde miktarının bile koca bir
gezegeni yok edebilecek güce sahip olduğu söylenir.
CERN'in uzun yıllar boyunca yapmaya çalıştığı şey, başka
gerçekliklere ve evrenlere açılan kapılar oluşturmaktı; amaçları sadece
karanlık varlıkların içeri girmesine izin vermek değil, aynı zamanda antimadde
dedikleri şeyi de getirmekti. Böylece gezegenimizi yok edebileceklerdi; çünkü
evrenimiz içindeki en önemli gezegen bizimkidir. Daha önce de belirtildiği
gibi, değil mi? Burası bir merkez noktası, tüm evrenimizin galaksiler arası
buluşma noktası gibidir.
Ne yazık ki zaman çizelgesini bir miktar değiştirmeyi
başardılar. İşte bu durum, filmlerdeki bazı ifadelerin neden aniden değiştiğini
açıklıyor; hani şu Mandela Etkisi meselesi... Mandela hapishanede ölmemişti;
hatırlarsanız, başka bir yerde vefat etmişti. Neyse ki bizim açımızdan; ışık
güçleri, muhafızlar ve —Asli Yaratıcı'nın bir yönü olan— zaman lordları,
CERN'in son iki yılda yaptığı her şeyi zaman çizelgesi açısından düzeltebildiler.
Bunun sonucunda da tesisi kapatmaya karar verdiler. Her ne kadar bir yıl içinde
—yok, bir yıl değil, 2030'da— yeniden açacaklarını söyleseler de, bu doğru
değil. İşin aslı şu ki; iyi taraftakiler —yani muhafızlar, galaktik varlıklar
ve Dünya İttifakı— CERN'in kontrolünü ele aldılar ve bugün "yükseliş"
(ascension) dediğimiz sürece ulaşmamızı sağlamak amacıyla, ortaya çıkan tüm
farklı varyasyonları veya sapmaları zaman çizelgesi düzeyinde düzeltmek için
CERN'in teknolojisini kullandılar.
Başka bir deyişle, orijinal kutsal zaman çizelgesini yeniden
tesis ettiler. İşte CERN'in son birkaç ay içinde kapatılmasının nedeni budur;
çünkü artık karanlık taraf tarafından kullanılmıyor.
Amrit: Bu büyüleyici bir durum; çünkü podcast'te bir
meslektaşım olan astrolog Laurie Lathine ile CERN'e değindiğimiz benzer bir
sohbet gerçekleştirmiştik. Yorumlar kısmında insanlar —yani buradaki Inspired
Edition topluluğu— zamanla olan ilişkilerini anlatıyorlardı. O zamandan bu yana
geçen süreçte, zamanla kurdukları ilişki ve zaman algıları büyük ölçüde
değişmişti. Evet, ileriye dönük olarak biraz daha istikrar kazandıkça neler
olacağını merak etmeye devam ediyorum. Umarım her şey yolunda gider.
Dünya'nın yedi alemi. Dünya'nın yedi alemi, Ismael. Bu da
nedir? Pek çok farklı yapıdan, sayıdan, büyük tasarımdan ve düzenleme
biçiminden bahsettik. Buna "hiper-zeki tasarım" diyebilir miyim?
Sanki "hiper" ifadesi bile yetersiz kalıyor; bu, sonsuz bir zekaya
dayalı bir tasarım gibi. Sonsuzluk. Her neyse, burada durayım. Ama şu yedi
Dünya alemi meselesi... Bugünkü sohbetimizde buna değinmiş miydik? Yoksa bu
konu nereye oturuyor? Evet, Dünya'nın yedi alemi.
Ismael: Tıpkı bizim kendimize ait farklı katmanlara sahip
olmamız gibi, değil mi? Eterik bedenimiz, astral bedenimiz, nedensel (causal)
bedenimiz, zihinsel bedenimiz, atomik bedenimiz ve Buddhik bedenimiz var. Dünya
da aynı şekilde katmanlara sahip. Dolayısıyla her bir alem, sıradan bir uzayda
yer alan ayrı bir gezegen gibi değildir; tıpkı bizim fiziksel bedenimizin
ötesinde farklı katmanlara sahip olmamız gibi, bunlar da tek bir gezegensel
varlığın yedi farklı frekans katmanıdır. Böylece her bir Dünya alemi; kendi
coğrafyasını ve medeniyetlerini (ki bu, Atlantis döneminde bizimle bir arada
yaşamış olan ejderhaları, perileri ve büyülü varlıkları açıklar), kendi
geçitlerini, kendi tezahür yasalarını ve insanlığın kendi ifade biçimlerini
barındırır.
Yani bunlar, aynı alan üzerinden yayın yapan farklı kanallar
gibi birbiriyle örtüşür. Fiziksel duyular yalnızca en yoğun kanalı algılar; bu
da bizim fiziksel Dünya dediğimiz yerdir. Ancak bilincimizi doğru bir şekilde
ayarladığımızda, rüyalar, sezgiler, meditasyon, değişmiş bilinç halleri ve
hatta ruhsal gelişim yoluyla bu diğer katmanlarla etkileşime geçmeye
başlayabiliriz.
Dolayısıyla asıl alem, Sonsuz Dünya olan 12. Boyut
Dünya'sına karşılık gelir. Yani Sonsuz Dünya, gezegenimizin en yüksek ve en tam
ifadesidir. Nihayetinde geri dönmek istediğimiz yer burasıdır; Sonsuz Dünya,
değil mi? Çünkü o; çürümenin, doğrusal zamanın ve ölüm ile yeniden doğuş
döngülerinin ötesinde var olur. O sonsuzdur. Bu alem, Dünya'nın tüm alt
versiyonlarının türediği mükemmelleştirilmiş bir model olan, Dünya'nın asıl
ilahi taslağını barındırır. Ve böylece Sonsuz Dünya'da hiçbir şey kalıcı olarak
kaybolmaz; çünkü tüm yaşam, Kaynak ile olan ilişkisinin bilincini korur.
Her şey Kaynak'a bağlıdır. Yani Sonsuz Dünya aslında
Dünya'nın uzak geleceğidir, öyle değil mi? Ama aynı zamanda uzak geçmişidir de.
İşte yöneldiğimiz yer burasıdır. O; her tarihsel döngüden önce, döngü sırasında
ve hatta sonrasında var olan, zamansız Dünya'dır. Çünkü gezegenin neye
dönüşmesinin amaçlandığına dair hafızayı içinde taşır.
Şimdi, ikinci Dünya, Göksel Dünya olarak bilinir. Göksel
Dünya, ışık saçan bir zekanın alemidir. Koruyucu konseyler orada bulunur.
Melekler alemi ve hatta beş duyumuzla göremediğimiz ama orada var olan
gezegensel mimarlar da oradadır. Ve bu durum Koruyucuları açıklar, değil mi?
Onlar fiziksel olmayan gerçekliklerden hareket ederler. Yani, göksel alemden
gelirler. Bu alem, Sonsuz Alem olan Sonsuz Dünya'nın mükemmelliğini büyük
evrimsel modellere dönüştürür. Ve böylece o seviyeden, yani Göksel Dünya
aleminin seviyesinden bakıldığında, medeniyetin izlediği yörünge —yani onların
tabiriyle "daha yüksek yörünge"— gözlemlemek ve korumaktır.
Böylece Göksel Dünya, düşman güçlerin gezegensel boyutlar
arasında serbestçe hareket etmesini engelleyen uyumlu sınırları muhafaza eder.
İşte Koruyucuların alemimizi gerçekliğin o kısmından korumalarının nedeni
budur. Bir de "Arketipsel Dünya" dedikleri kavram vardır.
Arketipsel Dünya. Arketipsel Dünya, asıl modellerin
alemidir. Her medeniyet, her tür, kutsal sembol ve evrimsel olasılık; en yoğun
katmanlara inmeden önce, orada, yani Arketipsel Dünya'da canlı bir şablon
olarak var olmaya başlar.
İyilik ile kötülük arasındaki o çok boyutlu savaş bağlamında
bakıldığında; Arketipsel Dünya'yı kontrol eden güçler, insanlığın kendini
anlamlandırdığı hikâyelerin istilacı bir güç tarafından etkilenmesine her zaman
izin verirler. İşte tüm tarihin neden koca bir yanılsamadan ibaret olduğu da
bununla açıklanabilir, değil mi? Çünkü Arketipsel Dünya'yı ele geçirenler
vardır.
Bir sonraki katmanın Astro Alem —ya da bizim tabirimizle
Astro Dünya— olduğunu söyleyebiliriz. Astro Dünya, günümüzdeki çatışmanın ana
sahnesidir. Dolayısıyla Astro Alem'de olup biten her şey fiziksel aleme de
yansır. Tüm bu savaşların neden tırmandığına dair soruna gelince; bunun sebebi,
Astro Alem'i arındırıp temizleyecek olan nihai savaşın ve ışığın zaferinin
artık çok yakın olmasıdır. İşte bu yüzden durum, fiziksel alemimizde çatışma
şeklinde tezahür etmektedir. Pekâlâ. Buna ek olarak, elbette bir de Eterik
Dünya vardır.
Eterik Dünya; fiziksel gezegeni çevreleyen ve ona nüfuz eden
enerjisel bir çerçevedir. Bu katman, yaşam enerjisinin ekosistemlere,
bedenlere, kutsal alanlara, ley hatlarına ve yıldız kapılarına aktığı —ve
böylece 12 yıldız kapısını harekete geçirdiği— o ince mimariyi barındırır.
Yani fiziksel Dünya'da gördüğümüz tek şey fiziksel yapıdır;
Eterik Dünya ise onun enerjisel devre sistemidir. Gezegensel yıldız kapıları
fiziksel konumlara sahip olsalar da, aynı zamanda Dünya'nın Eterik katmanında
var olan işletim sistemleridir. İşte bu nedenle, yüzeydeki coğrafi bir bölgeyi
kontrol etmek asla yeterli olmaz, değil mi? İşte bunlar, Dünya'nın farklı
katmanlarıdır.
Ve son olarak, ama bir o kadar da önemlisi, İç Dünya var. İç
Dünya, altımızda var olan uçsuz bucaksız bir ara dünya olarak tanımlanır; çünkü
Dünya'nın içi boştur, değil mi? Dünya'nın içinde varlığını sürdüren devasa
medeniyetler vardır. Bunlar kadim medeniyetlerin kalıntılarıdır. Yani buna
sığınak medeniyetleri, gezegensel kütüphaneler, kristal şehirler ve hatta
Dünya'nın gerçek tarihinin koruma altındaki arşivleri dahildir; hepsi İç
Dünya'da var olur.
Ve nihayetinde, fiziksel Dünya var. Fiziksel Dünya, açıkça
en yoğun katmandır. Diğer katmanlarda olup bitenlerin tezahür ettiği son nokta
burasıdır ve her şeyin burada yansımaları görülür. Yani olaylar nihayet burada,
fiziksel Dünya'da tezahür eder. Dolayısıyla burada, fiziksel Dünya'da görülen
olaylar; eğer ne demek istediğim anlaşılıyorsa, her zaman o daha ince alemlerde
başlayan bir sürecin son aşamasını temsil eder. Kesinlikle öyle. Gerilimler...
Evet; gerilimler, savaşlar, kültürel hareketler ve teknolojik değişimler.
Bunların hepsi, diğer Dünya gerçekliklerinde yaşanan o
görünmez enerjisel mücadelelerin somut sonuçları olarak yorumlanır; tabii bu
mantıklı geliyorsa.
Amrit: Evet, bu beni Carl Jung ve "id" (altbenlik)
kavramı üzerine düşündürüyor; "id"e odaklandığında ve herkes için
tezahür eden gerçekliğe doğru gelen şeyleri hissetmeye çalıştığında aslında
neye uyumlanıyordu acaba? Bugün buraya gelirken aklımda olanlardan çok daha
fazla soruyla ayrılıyorum; sevgili kardeşim, senin karşında oturmanın doğası da
bu olsa gerek. Ama konuyu biraz toparlayıp bir noktaya bağlamak gerekirse...
2028 yılı... Tüm bu yapı, tüm bu değişimler ve bizi giderek daha derin
bütünleşme seviyelerine taşıyan o hareket halindeki enerjiyle birlikte, 2028'in
ötesinde seni en çok heyecanlandıran şey nedir? (Ağaca vur) Nazar değmesin.
Ismael: Dünya'nın artık izole bir dünya olmaktan çıkıp daha
geniş bir yıldızlararası ağın parçası haline geldiği, tüm galaktik toplulukla
yeniden birleşmeyi dört gözle bekliyorum. İşte beklediğim şey bu.
Amrit: Ismail'in çalışmalarını daha yakından incelemek
isteyenler için YouTube kanalının bağlantısını aşağıya, açıklama kısmına
ekleyeceğim. Fırsat bulursanız mutlaka okuyun; kitaplar inanılmaz derecede
zengin ve derinlemesine bir inceleme sunuyor. Son derece spiritüel ve
metafiziksel bir içeriğe sahip olmasının yanı sıra, aynı zamanda çok düzenli ve
sistemli bir yapı barındırıyor. İçimdeki mühendis, kitabınıza kesinlikle
bayıldım. Ayırdığınız zaman, enerjiniz, bugün burada bizimle oluşunuz ve
kimsenin inkar edemeyeceği o cömertliğiniz ve ruhunuz için size tekrar çok
teşekkür ederim İsmail. Ayrıca, hem kendi adıma hem de Inspired Evolution
izleyicileri adına, varlığınız için size çok teşekkür ediyorum.
Yakında tekrar görüşmeyi dört gözle bekliyorum.
Ismael: Ben de öyle. Benim için bir zevkti. Beni burada
ağırladığınız için çok teşekkür ederim.
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder