2002 yılında Alex Collier'in 2 saatin üzerinde olan konferans videosundan çeviri.
Hanımlar ve
beyler, adım Alex Collier. Buraya geldiğiniz için hepinize çok teşekkür ederim.
Bu benim için çok ama çok özel bir ayrıcalık. Buradaki gibi küçük, samimi
ortamları, hani şu oturma odası havasındaki buluşmaları çok seviyorum. Çünkü
kendimi çok rahat hissediyorum ve tam anlamıyla kendi alanımda olduğumda
konuşmayı severim. Eskilerin deyimiyle, tam bir sohbet havasındayım. Bu sabah
paylaştığım bilgilerin üzerinden kısaca tekrar geçeceğim; çünkü o zaman çok
hızlı anlatmıştım ve bazılarınız orada değildi. Ama esasen yapacağımız şey, o
22 ırk hakkında konuşmak olacak.
Ve bu bahar
çıkacak olan kitabın adı *Defending Sacred Ground 2 ET 22* (Kutsal Toprakları
Savunmak 2: ET 22) olacak. Bu kitabı yazmayı 10 yıldır istiyordum. Ve artık
bunu yapmanın zamanı geldi. Zamanının gelmesinin nedeni ise, Güneş Sistemimizde
o kadar çok şey olup bitiyor ki, hepimizin durumu takip edebilmek için bir tür
"durum çizelgesine" ihtiyacı var.
Tek umudum,
bu varlıkların kim oldukları ve özellikle Dünya ile, yani bizlerle nasıl bir
ilişkileri olduğu konusunda benimle paylaşılan bilgileri size aktarabilmek.
Kısacası, bizler pek çok farklı ırkın birleşiminden oluşuyoruz; tam olarak 22
ırkın.
Gezegenimizde
22 farklı vücut tipi bulunduğu fizyolojik bir gerçektir. Ve bu durum, dünya
dışı ırkların bir sonucudur.
Elimdeki her
şeyi iki saat içinde paylaşamam, birkaç hafta sonra web sitesini kontrol
ederseniz, bilgilerin oraya yükleyeceğim. Böylece, çalışma tamamlanıp son düzenlemesi
yapıldığı anda elinizde olacak. Tamam mı? Bunun bir de ciltli veya basılı kitap
versiyonu çıkacak; ancak o zamana kadar siz zaten içeriğe erişmiş olacaksınız.
Eğer o aşamada arkadaşlarınıza hediye etmek üzere satın almak isterseniz, o
seçenek de mevcut olacak. Tamam mı? Yine de içerik ücretsiz sunulacak.
Her şeyin
benim açımdan nasıl başladığına dair ayrıntılara girmeyeceğim. Tam 13 yıldır o
hikâyeyi anlatıp duruyorum ve artık anlatmayı reddediyorum. Anlaşıldı mı?
Merak
ediyorsanız www.lettersfromandromeda.com adresindeki web sitesini ziyaret
edebilirsiniz; ücretsiz indirebileceğiniz ilk kitap da dahil olmak üzere tüm
bilgiler orada mevcut. Bunu büyük ölçüde video için yapıyorum. O.K..
Dünya
tarihine gelince; bize Dünya tarihinin çok ama çok yüzeysel bir versiyonu
öğretiliyor. Ayrıca tek bir hücreden evrildiğimiz, yani aslında birer
"kaza" eseri olduğumuz öğretiliyor. Tamam mı? Hepimiz sadece birer
kazayız. Sonra bir şeyler oluyor; gerçekten tuhaf ama bir o kadar da mucizevi
bir şey, birkaç şempanzenin başına geliyor. Ve işte, karşınızdayız.
İş bu kadar
basit mi olmalı? Aslında ben, uydurma versiyona kıyasla gerçek versiyonu çok
daha fazla sevimli buluyorum. Konuşacağımız ve başlangıç yapacağım nokta şu:
Dünya'da öğretilen tarih zaman çizelgelerini ele alarak başlayacağım. Belirli
dönemleri hızlıca geçip asıl vurgulamak istediğim noktaya geleceğim. Kitapta bu
konular çok daha ayrıntılı bir şekilde ele alınıyor. Tamam mı?
Dünya'nın
oluşumu.
Pre-kambriyen
(Kambriyen Öncesi) dönemiyle, yani günümüzden 4,5 milyar yıl öncesinden 554
milyon yıl öncesine kadar uzanan süreçle başlıyoruz. Dünya'da öğretilen tarih:
Dünya, Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenlerle birlikte oluşuyor. Dünya doğuyor.
Yaşam uyanıyor. İlk tektonik plakalar hareket etmeye başlıyor. Mantarlar,
bitkiler, hayvanlar ve çeşitli organizmalar gelişiyor. Ve atmosfer oksijenle
zenginleşiyor.
Dünya dışı
kaynaklı tarih.
Ya da daha
doğrusu, Andromeda kaynaklı tarih demeliyim. "Kurucular" (Founders)
olarak bilinen kadim bir ırk —ki Andromeda ve Pleiadesliler bunların "Paatal"
adında kadim bir ırk olduğuna inanırlar; P-A-A-T-A-L, —... Gezegen ortamlarının
düzenlendiği ve "terraforming" (gezegenlerin yaşanabilir hale
getirilmesi) işlemlerinin yapıldığı bir mühendislik programı yürütüyor. Bunu,
söz konusu gezegenleri ve yıldız sistemlerini organizmalar ve yaşam için uygun
ve yaşanabilir kılmak amacıyla yapıyorlar. Tamam mı?
Hidrojen,
oksijen, metan ve amonyakla dolu ekosistemler oluşturuyorlar.
Şimdi
ekosistemlere bir bakalım; kimisi oksijen, kimisi metan, kimisi amonyak ve
kimisi de hidrojen içerir. Bunların hepsi gazdır; mikroorganizmaların,
nanitlerin ve her türden yaşam formunun yerleşimi ve kolonizasyonu için
kullanılırlar. Kendi kendini kopyalayan makineler ile gezegenlerin dönüşünü ve
kimyasını değiştirmek amacıyla kuyruklu yıldızların ve gezegenimsi cisimlerin
gezegenlere yönlendirilmesi (bombardımanı) söz konusudur. Kendi kendini
kopyalayan makinelere birazdan değineceğiz. Gezegenin dönüşünü değiştirmek için
uyduların uzaklaştırılması; ayrıca gezegenlerin maruz kaldığı radyasyonu
azaltmak veya artırmak amacıyla, gezegenlerin yıldızlarına yaklaştırılması ya
da onlardan uzaklaştırılması gibi mühendislik uygulamaları da mevcuttur.
Şunu
bilmenizi isterim ki; gezegenleri yıldızlarına yaklaştırma veya onlardan
uzaklaştırma, uyduların yerini değiştirme ya da yeni uydular ekleme şeklindeki
bu özel mühendislik başarısı, günümüzde tam gaz devam eden bir uygulamadır. Bu,
hem kendi galaksimizde hem de diğer galaksilerde şu anda tüm hızıyla sürdürülen
bir uygulamadır. Tamam mı?
Bu, bir
güneş sistemi inşa etme sürecidir. Bu sıkça gerçekleşen bir durumdur. Öyle
ırklar vardır ki —örneğin Andromedalılar bile— bir güneş sistemi yaratma
kapasitesine sahiptir. Tamam mı?
Görünen o ki
tüm bu projeler, organik yaşam için elverişli olan pek çok yıldız sistemine ve
gezegensel gök cismine giriş yapmak üzere tasarlanmıştır. Öylesine eski
zamanlarda inşa edilmiş küçük makineler keşfedilmiştir ki, bunları kimin
yaptığına dair kimsenin kesin bir bilgisi yoktur. Bu makineler kopyalanamamakta
ve tam olarak nasıl yapıldıkları bilinmemektedir.
Şimdi size
Andromedalılarla ilgili bir örnek vereyim.
Andromedalılar
teknolojik açıdan bizden yaklaşık 4.300 ile 4.500 yıl ileridedir. Tabii bu
bizim zaman ölçümüze göredir; yani buradaki yıllarımızla hesaplandığında. Bizim
için bir yıl 365 güne eşittir, değil mi? Bu, Güneşimizin etrafındaki bir tam
dönüşü ifade eder. Andromedalılar ise yılları tamamen farklı bir yöntemle
sayarlar. Aslında, neredeyse tüm dünya dışı varlıklar böyle yapar. Bir de yaş
ve sayma konusu, özellikle de bu şekildeki kavramları... Onların "bir
yıl" olarak kabul ettikleri süre, vücutlarındaki her bir hücrenin tamamen
kopyalandığı —yani kendisinin aynısını ürettiği— süredir. Şimdi, eğer biz bunu
yapsaydık, bir yıl bizim vücudumuzdaki yedi yıla denk gelirdi. Anlatabiliyor
muyum? Yani, bizim zaman ölçümüze göre vücutlarındaki her bir hücreyi yenilemeleri
yaklaşık 34 yıl sürüyor. Bizim zamanımıza göre. Tamam mı?
Dolayısıyla,
söyledikleri bir olayın bizim zaman çizelgemize tam olarak hangi tarihte
oturduğunu söylemek zor. Tamam mı? Yani bizim zamanımıza göre. Çünkü gerçekte, eğer ben bunun 4.000 yıl önce
olduğunu söylersem, aslında süre bundan çok daha uzundur. Tamam mı?
Bana bunu
bizim Dünya zamanımızla tam olarak açıklamakta çok zorlandılar çünkü onlar
zaman kavramıyla ilgilenmiyorlar. Biliyor musunuz? Öyle bir kavramları yok.
Tamam mı? Anlaşıldı mı?
Yine de,
tarihimizin ne kadar engin olduğuna dair size bir fikir vermek için bu sayıları
Dünya yılları cinsinden veriyorum. Tamam mı?
İşin
şaşırtıcı yanı, bu makineler hâlâ çalışıyor. Bu makinelerin İngilizcede bir adı
yok. Hatta bizim kavrayabileceğimiz bir sembolleri bile yok. Tamam mı? Bana
bunların birer antimadde makinesi olarak kabul edildiği açıklandı. Madde
yaratıyorlar. Moleküller oluşturuyorlar; bu moleküller atomları, atomlar da
fiziksel gerçekliği meydana getiriyor. Ve bunlar gerçekten de birer makine.
Tıpkı bilgisayarlar gibiler; istediğiniz şeyi programlıyorsunuz ve makine bunu
kelimenin tam anlamıyla ortaya çıkarıp var ediyor. Ve işte orada; fiziksel
olarak orada duruyor. Tamam mı? Eğer her birimizin böyle bir makinesi olsaydı,
bu her gün piyangoyu kazanmak gibi olurdu. Biliyor musunuz? Mike VW'lerle
(Volkswagen) haşır neşir olmayı sever. Yeni modeller çıkar çıkmaz kendine yeni
bir VW yapabilirdi. Ne istediğini bildiği anda... Yapıverir. Tamam mı? Ben bir
bebek bakıcısı yaratabilirdim. Bir bebek bakıcısı yaratabilirdim. Böylece
eşimle dışarı çıkabilirdik. Biliyor musunuz?
Görünüşe
göre bunlardan şu anda çalışan yedi tane var ve bu makinelerden birer tane yedi
farklı ırkın elinde bulunuyor.... Bunlar arkeolojik buluntular. Keşifler.
Daha iyi bir
tabir bulamadığım için bunlara "atom üreten makineler" diyorum.
-Bunlar
Dünya'da mı?
Pardon?
Gezegende bir tane var. Burada bir tane var. Evet, var.
Jerusalem'deki
mi o? Yorum yok. Yorum yok.
-Nereden
geldiklerini biliyor musunuz?
Kimse
bilmiyor. Kesinlikle hiç kimse. Meğer... Şey, bırakın şurayı okumayı bitireyim.
Tamam mı? Çünkü bunların hepsi ortaya çıkacak. Ayrıca gelişmiş yapı
kompleksleri, çok büyük makineler ve tam teşekküllü terraforming (gezegen
dönüştürme) ekosistemleri keşfettiler. Galaksimizde Dünya benzeri organik
yaşam, hidrojen gazı ekosistemlerine kıyasla çok daha az yaygındır. Çünkü
bizler sınırlıyız; oksijen (O2) temelli ekosistemler, suyun jeolojik varlığıyla
sınırlıdır. Tamam mı? Bu gezegendeki her şeyin dahil olduğu O2 yaşam formları
için suyun varlığı şarttır. Dolayısıyla, sahip olduğumuz en değerli şey
ekosistemimiz, yani biyosferimizdir. Sahip olduğumuz en önemli ve değerli
ikinci şey ise elbette sudur. Ve Nibiru konusuna gelince... Bunu öylece ortaya
atıvereyim. Gezegenin tamamı eskiden tatlı suyla kaplıydı. Tamam mı? Tüm
gezegenimiz eskiden tatlı suydu. Okyanuslar tuzlandırıldı. Tamam mı? Ve bunu
yapan, Boötes (Çoban) yıldız sisteminden gelen Nibiru'ydu. Çünkü suyu kontrol
etmek istiyorlardı.
-Denizi
tuzladılar.
Aynen öyle.
Yani, bunu yaptıklarında geriye kalan tek şey %4 oranında tatlı suydu. Ve bunun
üzerinde tam kontrole sahiptiler. Okyanusları tamamen tuzlandırmak 36 yıl
sürdü. Bu aynı zamanda sudaki tüm yaşam formlarına çok yavaş bir şekilde uyum
sağlama zamanı da tanıdı. Ancak sonrasında o suyu içemez hale geldik.
-Bu bizim
yıllarımızla 36 yıl mı?
Bizim
yıllarımızla. Bunların hepsi bizim yıllarımızla ifade ediliyor. Tamam. Bunu
size sunmamın tek yolu bu. Aksi takdirde işler fazlasıyla karmaşıklaşır. Tamam.
Yani,
hidrojen ekosistemleri —ve aynı şekilde metan ekosistemleri— çok daha
yaygındır; çünkü bunlar karmaşık ekosistemler değildir. O2 ekosistemleri ise
çok ama çok karmaşıktır. Galaksideki en karmaşık olanlardır. Arkeolojik
kanıtlar, kayıtlar ve efsaneler; kurucuların —yani tırnak içinde ifade edersek
"Paatal"ın— bu galaksinin yaratıcıları ve koruyucuları olduğuna
işaret ediyor. Kurucuların ortadan kayboluşu ve/veya soylarının tükenişi
kasıtlı görünmektedir. Bunun ne anlama geldiğine —ve bana nasıl açıklandığına gelince;
"ortadan kaybolma"nın ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz, ancak
Andromedalılar "soyun tükenmesi"nden bahsettiklerinde, eğer üçüncü
yoğunlukta onlara dair fiziksel bir kayıt yoksa, o varlıkların üçüncü
yoğunluktaki soyları tükenmiş sayılır. Bu, onların tamamen yok oldukları
anlamına gelmez. Evrimleşip daha yüksek bir frekansa yükselmiş ya da üçüncü
yoğunluğu yaratmak üzere daha yüksek bir frekanstan aşağı inmiş olabilirler.
İşleri bittiğinde de ayrıldılar. Yani, üçüncü yoğunluktaki soyları tükendi;
anlaşıldı mı? Bakın, önümüzdeki yıl paylaşacağım bu bilgileri aktarırken,
burada holografik düşünmeye çalışarak sınırlarınızı zorlamanız önemli. Tamam
mı? Çünkü bu bilgilerin çok sayıda saklı olan anlamları var. Ve bunu ifade
etmeye çalışmak zor; çünkü İngilizce dili —tüm bunların nasıl yapıldığına dair
size bir kavram sunmaya çalışırken— oldukça kısıtlayıcı kalıyor. Tamam mı?
Arkeolojik
kayıtlara göre Paatal'lar ayrıldığında; sürüngenimsi, insansı, plazmik ve metan
bazlı yaşam formları gibi diğer bilinçli yaşam formları galaksimizde tam
teşekküllü halleriyle ortaya çıkmaya başlar. Şimdi, bir düşünün bunu. Tam
teşekküllü halleriyle ortaya çıkıyorlar. Bu, başka bir yerden geldikleri veya
başka bir yerden getirildikleri anlamına gelir. Bunun arkasında milyonlarca
yıllık bir evrim süreci yoktu. Tamam mı? Ve bu, Dünya gezegenindeki
arkeologlarımızın da yaşadığı sorunun aynısı. Sürekli evrimi savunuyorlar ama
jeolojik ve arkeolojik kayıtlarda evrime dair hiçbir kanıt yok. Gerçekten yok.
Varlıklar tam oluşmuş halleriyle ortaya çıkıyor. Tamam mı? İnanılmaz şeyler
bunlar.
Peki,
Patal'lar başmelek mi, yoksa tanrı mı? Kimse ne olduklarını bilmiyor; bu yüzden
onlara sadece "Kurucular" diyorlar, çünkü bilmiyorlar. Bilmiyorlar.
Andromedalılar bir yaratılışın ve bir yaratıcının var olduğunu söylüyorlar.
İnanç sistemlerinde ve geleneklerinde, bunun baskın bir eril frekans
taşımadığını belirtiyorlar. Onlara göre, baskın bir dişil frekans taşıyor.
Tamam mı? Yani onlara göre —ki size söylüyorum, Andromedanlılar gayet erkeksi
varlıklardır— yaratıcı bir tanrıçadır. Tamam mı? Gerçekten de var. Pekala, bu
konuyu da hızlıca geçtik.
Paleozoik
dönem; günümüzden 554 milyon yıl öncesinden 245 milyon yıl öncesine kadar
uzanır. Çeşitli ve çok hücreli hayvanların muazzam bir patlama şeklinde ortaya
çıkışı söz konusudur. Bunu böyle adlandırıyorlar çünkü aniden her şey orada
beliriyor. Jeolojik kayıtlarda mevcut. Oraya nasıl geldiğini veya nereden
geldiğini bilmiyorlar ama orada. Bu yüzden sadece "bir patlama yaşandı"
deyip geçiyorlar. İşte durum bu. Tüm bu farklı şeyler hiç yoktan ortaya
çıkıyor. Türler —neredeyse tüm canlı hayvan türleri— birkaç milyon yıl gibi
kısa bir süre içinde beliriyor. Yine söylüyorum, burada herhangi bir evrimsel
süreç söz konusu değil. Bunları arkeolojik kayıtlarda henüz yeni görmeye
başlıyoruz. Ve her biri, günümüz kıtalarının farklı bölümlerini oluşturuyor.
İşte, bu olayların yaşandığı dönemde Kuzey ve Güney Kutupları farklı
konumdaydı. Tamam mı?
Gezegen
adeta yan yatmış durumdaydı. Çok sayıdaki kutup değişiminden birini, yani bir
kutup kaymasını zaten geçirmişti. Bu, fiziksel Kuzey ve Güney Kutuplarının yer
değiştirmesi olayıdır; genellikle —kendiliğinden gerçekleşiyorsa— manyetik
kutup değişimini takip eder. Eğer kendiliğinden gerçekleşmiyorsa, bunun nedeni
gezegene bir gezegenimsinin veya asteroidin çarpıp onu yuvarlamasıdır; bu
durumda ya manyetik kutuplar zamanla durumu düzeltip gezegeni eski dönüş
konumuna getirir ya da manyetik kutuplar yeni duruma uyum sağlar. Tamam mı?
Bunun mekaniğini tam olarak anlamıyorum. Kuzey Amerika'nın Batı Kıyısı, Ekvator
boyunca doğu-batı doğrultusunda uzanıyordu. Afrika ise Güney Kutbu
konumundaydı. Tamam mı? Derken, bu dönemde —yani 245 milyon yıl önce— tüm deniz
ve kara hayvanı yaşamının %90'ı yok oldu. Tamam mı? Hayvan yaşamı. Tamam mı?
Hayvan yaşamı. Bitki örtüsü ve fauna değil. Tamam mı? Deniz ve kara hayvanı
yaşamı. İnsan, böylesine büyük ve çarpıcı bir olay yaşandığında her şeyin
bundan etkileneceğini düşünebilir. Ancak öyle olmadı. Tamam mı? Etkilenenler
memeliler ve hayvanlardı. Tamam mı? Aynı dönem; 544 milyon ila 245 milyon yıl
öncesi.
Yani, Dünya
Dışı Varlıkların (E.T.) tarihi. Andromeda kökenli dünya dışı varlıkların
tarihi.
Güneş
sistemindeki ırklar uzay yolculuğu teknolojisini geliştirmeye başlar. Çoğu
yalnızca kendi yıldız sistemleri içinde seyahat edebilmektedir. Ancak bazıları
kendi sistemlerinin dışına çıkmayı başarmış; diğer kültürlerle temas kurmaya ve
onları keşfetmeye başlamıştır. Yıldız sistemleri arasında ticaret faaliyetleri
başlar; ticaret yolları oluşturulur ve bu konuda anlaşmalar yapılır. Teknoloji
paylaşımı ve yeni uzay yolculuğu sistemlerinin geliştirilmesi süreci de devreye
girer. Zira buraya gelip tam anlamıyla yerleşmiş olan uzay kolonileri ve
çeşitli üsler, artık kendi gezegenlerinden nasıl ayrılacaklarını çözmüşlerdir.
Artık diğer varlıklarla iletişim kurmakta, farklı bakış açıları edinmekte ve
fikir alışverişinde bulunmaktadırlar. Anlaşıldı mı? Görüşlerini
paylaşmaktadırlar. Buna daha önce değinmedim ve bu konuşmada da değinmeyeceğim;
ancak süreç boyunca pek çok yanlış anlaşılma da yaşandı. Tamam mı? Özellikle
hidrojen temelli gezegenler ve kültürler ile Oksijen (O2) temelli kültürler
arasında. Bu konuya daha sonra, detaylara girdiğimizde değineceğim ve söz
konusu yanlış anlaşılmaların nedenlerini açıklayacağım. Yıldız sistemleri ve
ırklar arasında anlaşmalar yapıldı. Uzay yolculuğu konusunda çok daha ileri bir
seviyede olan, bilinç sahibi özel bir ırk, galaksiyi keşfetmek üzere yola
çıktı. Bunlar, Alpha Draconian'lar (Alfa Ejderha Irkı) ya da diğer adıyla
C-CAR'dır.
Andromeda
kaynaklarına göre, gezegenlerinden ayrılmayı başaran ilk ırk onlardı. Ve o
dönemde en ileri seviyedeki ırk da yine onlardı. İnanılmaz bir ırktır onlar.
Gerçekten inanılmaz bir ırk. Sadece, son derece saçma sapan önyargılara ve
taraflı bakış açılarına sahipler. Ancak bu durum, bir kültür olarak
başardıkları inanılmaz işler gerçeğini değiştirmiyor. Biliyorsunuz, pek çok
başka ırk da onlardan bir şeyler öğrenmiştir. O dönemde kullandıkları uzay
araçları; içleri oyulmuş, yeniden düzenlenip geliştirilmiş, kendi iç
ekosistemleri oluşturulmuş ve itki sistemleriyle donatılmış uydular ve
gezegenimsi gök cisimlerinden ibaretti. Kullandıkları yakıt, buradakine benzer
bir petrol değil, kendi yıldız sistemlerinde çıkarılan bir tür jeldi. Bir de
kinetik motorlar... Kinetik motorlar geliştirmişlerdi. Ne tür bir kinetik mi?
Enerji. Odaklanmış enerji. Elektrik. Elektrik; bir tür elektrik. Benim
anladığım bu. Hangisi mi? Soruları şimdilik bir kenara bırakalım, olur mu? Ele
almam gereken çok konu var.
Mezozoik
Çağ; yani günümüzden 245 milyon ila 65 milyon yıl öncesini kapsayan dönem.
"Mezozoik" terimi "ortaçağ hayvanları" anlamına gelir. Bu,
dünya faunasının köklü bir değişime uğradığı dönemdir. Daha önce böyle bir
değişim olmamışken, bu dönemde aniden gerçekleşir. Ayrıca kara bitki örtüsünde
de büyük değişimler yaşanır. Dinozorlar evrimleşir; daha doğrusu, aniden ortaya
çıkarlar. Triyas ve ardından Jura çağlarında evrim geçirirler ve sonunda soyları
tükenir. Başka bir gezegenden gelen bir asteroit, Dünya'ya —bugün Kolombiya
olarak bilinen bölgenin açıklarında, Atlantik Okyanusu'na— çarpar. Peki, bu
çarpmalar kasıtlı mıydı? Kimse bunun kasıtlı olup olmadığını bilmiyor gibi
görünüyor. Ancak ilginç olan şu ki; gezegen her asteroit çarpmasına veya bir
kutup değişimine maruz kaldığında, Dünya'da ve Dünya'nın ekosisteminde köklü
bir değişim yaşanıyor. Ve sonuçta ortam, insan yaşamı için giderek daha
elverişli bir hale geliyor. Anlaşıldı mı?
İki yüz kırk
dört milyon yıl önce bu gezegende yaşayamazdık. Dışarıda bize zarar verebilecek
çok fazla şey vardı. Tamam mı?
Dünya dışı
tarih.
İki yüz kırk
beş milyon yıl öncesinden altmış beş milyon yıl öncesine kadar olan dönem. Pek
çok gezegensel medeniyet tam anlamıyla uzay yolculuğu yapabiliyordu. Gezegenler
arası ticaret son derece gelişmişti; doğal kaynaklara duyulan ihtiyaç artıyor
ve bu durum, gelişmiş bilinçli varlıkların galaksiyi keşfetmesine yol açıyordu.
O noktada, uzay yolculuğu ve ticaret on yedi milyon Dünya yılı aşkın bir
süredir devam etmekteydi. On yedi milyon yıl. Bizim dört bin yılda neler
başardığımıza bir bakın. Tamam mı? Ve biliyoruz ki gelişimimiz engellendi;
ayrıca bizden gizlenmiş teknolojiler olduğunu da biliyoruz.
Buna göre,
en köklü yıldız ırkları; Alpha Draconis (veya Draco) sisteminden gelen C-CAR,
Orion yıldız medeniyetleri ve Lyra-Vega yıldız sistemidir. Kolonileşme süreci
tüm hızıyla devam ediyordu. Pek çok gezegensel ittifak kolonileşme kuralları
oluşturuyor ve artık galaksinin giderek daha uzak bölgelerine ulaşıyordu. Yani,
iki yüz kırk beş milyon yıl önce yıldız kardeşlerimiz —tamam mı, atalarımız;
çünkü öyledirler, zira biz bu ırklardan yirmi ikisinin toplamıyız— yani
atalarımız, halihazırda uzay yolculuğu yapabiliyor ve kendi aralarında
kolonileşme kurallarını belirliyorlardı. Bu benim için gerçekten inanılmaz bir
şey.
Uzay
otoyollarının keşfi. Uzay otoyolları, bilim insanlarımızın solucan deliği olarak
var olduklarını teorize ettikleri yapılardır. Tamam mı? Bunlar uzay
otoyollarıdır. Bunların keşfi bu dönemde gerçekleşmiştir. Bugüne kadar sadece
bizim galaksimizde on yedi tanesi keşfedildi. On yedi solucan deliği. Ve neden
bahsettiğimizi bilmeyenler için söyleyelim; bu bizim galaksimiz, yıldızları
temsil eden o küçük noktalar... Ve söz konusu olan şeyler, galaksinin farklı
bölgelerine uzanan tünellerdir. Size küçük bir örnek vermek gerekirse...
İnanışa veya bilim insanlarımızın teorisine göre, eğer bunlardan birine
erişebilirseniz, neredeyse hiç zaman kaybetmeden galaksinin diğer ucuna
ulaşırsınız. Göz açıp kapayıncaya kadar. Tıpkı *Stargate* filmindeki gibi.
Anlatabiliyor muyum? Mantık bu. Bunlardan bazıları başka galaksilere
bağlanıyor. Ve varsaymamız gerekir ki, bu bağlantı tünellerinden en az biri
Andromeda galaksisine çıkıyor olmalı. Yani şurada bir delik var, bu delik yolu ile
artık oralara ulaşmanın bir yolu var elinizde. Hem de sıfıra yakın bir sürede
ya da inanılmaz bir hızla; yani rokete binip de varış noktasına ulaştığınızda
herkesin yaşlılıktan veya başka sebeplerden çoktan ölmüş olduğu bir durum söz
konusu değil.
Çünkü
galaksi devasa ve sürekli genişliyor, ancak galaksi genişledikçe, bu odaklanmış
zaman tüplerinin —ki solucan deliğinin ne olduğuna dair Andromeda perspektifi
budur; odaklanmış zaman tüpleri— birçoğu koptu. Size bunu bundan daha iyi
açıklayamam. Çünkü elimdeki bazı notlar, güvenlik nedeniyle başka bir
eyaletteki bir depolama birimine kaldırılmış durumda ve onları henüz geri
alamadım. Hatta üç kutu dolusu nottan bahsediyorum. Konuyu oraya hiç
getirmeyelim bile.
Bu tüplerden
bazıları koptu. Başka bir deyişle, galaksi genişlerken bu solucan deliklerinde
ya da uzay otoyollarında hasarlar meydana geldi. Şu ana kadar hiçbir galaktik
ırk —ki bu bilgi 11 ay öncesi Dünya zamanına dayanıyor— bunların nasıl inşa
edildiğini ya da kim tarafından yapıldığını bilmiyordu; üstelik bunlar tamir de
edilemiyor. Çünkü nasıl inşa edildiklerini bilmiyoruz. Kimse bilmiyor. Pek çok
kişi bunların "Kurucular" tarafından yaratıldığını varsayıyor.
Galaksideki tüm o terraformasyon (gezegen dönüştürme) ve eko-inşa süreçlerini
bu sayede gerçekleştirebilmişlerdi. Burada yaşamın başlatılmasına hazırlık
olarak... Bunu onların inşa ettiğine dair bir varsayım var. İşin aslı, bunu
kesin olarak bilmiyoruz. Hatta onlardan çok daha önce yaşamış birileri
tarafından inşa edilmiş olabilir de. Bilmiyoruz. Tamam mı? Çünkü
Andromedalılara göre, bildiğimiz şekliyle üçüncü yoğunluk seviyesi 21 milyar yaşındadır.
Tamam mı? Tüm boyutları kapsayan, bildiğimiz evren ise Dünya yılı hesabıyla 21
trilyon yaşındadır. Bu, dudak uçuklatan bir rakam. Gerçekten akıl almaz bir
rakam. Pekala, birazdan bazı slaytlara geçeceğiz. Morine ve Andromedalılara
göre, galaksimizdeki otoyollardan —yani solucan deliklerinden— sadece ikisi
kopmamış durumdadır.
Yani, 17
tanesinden ikisi hâlâ tam anlamıyla faal durumda. Ticaret arttıkça, yaşam
formlarının yayılımı da gerçekleşiyor. Yaşam formlarının ve bitki örtüsünün
başka yerlere taşınması (nakledilmesi) çalışmaları tüm hızıyla sürüyor. Şimdi
tarihlere geri dönelim.
Bundan 245
milyon ila 65 milyon yıl öncesi. Dünya dışı atalarımız, diğer sistemlerden
bitki örtüsünü ve yaşam formlarını alıp başka yıldız sistemlerine taşıyorlar. Yaşam
formlarının taşınması işlemi, yalnızca potansiyel barındıran yaşamlar için söz
konusu. Bu potansiyelin tam olarak nasıl tanımlandığını size söyleyemem çünkü
ben de bilmiyorum. Ancak Morine'e göre, bu potansiyel yalnızca karmaşık
ekolojilerde gelişebiliyor. Ve galaksideki en karmaşık ekoloji ya da ekosistem,
bizim de sahip olduğumuz türden, yani O2 (oksijen) temelli olandır. Gerçekten
karmaşık ekosistemler, galaksideki gezegenlerin nispeten küçük bir kısmında
bulunur. Bu sayı, diyelim ki, birkaç milyar gezegen olabilir. Ancak sahip
olduğumuz güneşlerin ve gerçek yıldız sistemlerinin sayısını hesaba
kattığınızda, bu aslında küçük bir miktardır. Her ne kadar bizler "Aman
Tanrım, orada 200 milyar tane Dünya mı var?" diye düşünsek ve bu bize baş
döndürücü bir sayı gibi gelse de, işin büyük resmine bakıldığında aslında çok
küçük bir miktardır. Çünkü hidrojen temelli ekosistemler, diğer tüm türlere
kıyasla açıkça baskındır. Tamam mı?
Buradan şu
sonuç çıkıyor: Karmaşık bir ekosistem —yani gezegen çapında bir ekosistem—
evrende bilinçten sonraki en değerli şeydir. Türler gelip geçicidir; ancak
gerçekten zengin bir biyosfer, zarar görmediği sürece varlığını sürdürür.
Dinozorlar, kuşlar, meyve ağaçları ve diğer yaşam formları güneş sistemimize
getirilir. Ve güneş sistemimizdeki üç ekosisteme yerleştirilirler. Bunlar
Dünya, Mars ve Uranüs'tür. Gelişmiş tüm dünya dışı ırklar, biyosferlerin
korunmasının bir zorunluluk olduğunu —ve hâlâ da öyle olduğunu— kendi
medeniyetlerine çoktan benimsetmişlerdir. Bu, günümüzden 245 milyon ila 65
milyon yıl öncesini kapsıyor. Tamam mı? O dönemde bile çocuklarına ekosferin ve
ekosistemin korunmasını öğretiyorlardı.
Senozoyik
Çağ; günümüzden 65 milyon yıl öncesinden bugüne kadar uzanan dönem. Bunu da
geride bırakacağız ve ardından gerçekten eğlenceli konulara derinlemesine
dalacağız.
Dünya
tarihine göre bu dönem, bazen "Memeliler Çağı" olarak adlandırılır.
Çünkü en büyük kara hayvanları ve memeliler bu süreçte ortaya çıkmıştır. Aynı
zamanda burası çiçekli bitkilerin, böceklerin, balıkların ve kuşların da
çağıdır. Tamam mı?
Andromeda
tarihine göre ise durum şöyledir...
Güneş sistemimiz
giderek daha sık ziyaret ediliyor. Burada halihazırda üç çok karmaşık ekosistem
mevcut. Pekala, buna bir bakalım. İlki, "Eden" (Cennet Bahçesi)
olarak adlandırılan, tam zamanlı ve kendi kendine yeten bir biyosferdir. Bu
kelimeyi kullanıyorum çünkü Orionlular ona böyle diyordu; Draco'ların dili
farklı olsa da Orionlular, Nibirulular, Aldebaranlılar ve Pleiadesliler ona
böyle diyordu: Bir Eden. Yani bir bahçe gibi. Bu, başka bir yerde var olabilmek
için ihtiyaç duyulan her şeye sahip, tamamen taşınabilir bir biyosferdir.
Şimdi... Atalarımızın ne kadar zeki olduğunun tam olarak farkında değiliz.
Çünkü her zaman çok büyük uzay gemileriyle seyahat etmiyorlar. Ancak
öğrendikleri şey, hafif bir yükle seyahat etmek ve ihtiyaç duydukları her şeye
sahip olduklarından ya da bunları yetiştirebileceklerinden emin olmaktır.
Neredeyse her ana geminin içinde bir ekosistem (ekosfer) bulunur. İstisnasız
her birinin. Keşif gemilerini görüyoruz; dört, beş veya yüz mil (yaklaşık 160
km) büyüklüğündeki gemileri görüyoruz. Yüz millik o gemilerin içinde de bir tür
ekosistem olabilir; çünkü bir mürettebatları vardır ve bu mürettebatın
beslenmesi gerekir. Dolayısıyla, bu uzay gemilerinin içinde park benzeri bir
ortam, bir ekosistem oluştururlar. Dünya'ya ulaşan gemilerin çoğu sadece küçük
keşif gemileridir. Eğer yüz millik bir ana gemi Dünya'ya çarpsaydı, kutup
kayması yaşanırdı ve herkes bundan haberdar olurdu. Ancak çok büyük gemiler
—örneğin Andromeda ana gemileri— tam bir küre şeklindedir ve içlerinde başlı
başına eksiksiz dünyalar barındırırlar. Bu gemilerin merkezinde —ki bazen üç
taneye kadar bulunabilir— 21 mil (yaklaşık 34 km) uzunluğa ulaşabilen
ekosistemler, park benzeri alanlar yer alır. Benim gördüğüm gemi, bir ucundan
diğer ucuna 21 mil uzunluğundaydı. Benim deneyimimde —ki o mesafe 900 mildi,
tamam mı?— o geminin her bir santimini bizzat görebilmem tam 25 yılımı alırdı.
İşte o kadar büyüktü. İçinde her şey vardı; her şey. Bu parkların içindeyken,
bir uzay aracında olduğunuzu bile anlayamazdınız. Kendinizi bir parkta
sanırdınız; bilirsiniz işte, Agoura Hills, California ya da Rocky Mountain
Ulusal Parkı veya Central Park gibi. Gerçi orada takılmak ister miydim, orası
ayrı; hani şu suç olaylarının olmadığı bir Central Park düşünün, tamam mı?
Üstelik bu alanlar kendi kendine yeten, tam teşekküllü yerlerdi. Her şey
geminin içinde yetiştiriliyordu.
Yani bir
gezegenin yüzeyine ekip gönderdiklerinde şöyle derlerdi: "Tamam, buraya
küçük bir yerleşim, bir nevi 'Cennet Bahçesi' (Eden) kuruyoruz; çünkü
gezegendeki yaşamı, bitki örtüsünü, jeolojik yapıyı, mineralleri ve kaynakları
araştırmanız için bir ekibi burada bırakacağız.Yaptıkları şey şuydu: Silindirik
yapıda sayıları 12'yi bulabilen antenleri toprağa, hem de en az bir mil
derinliğe kadar saplarlardı. Bu cihazları çalıştırdıklarında antenler
birbirleriyle bağlantı kurardı. Bağlantı kurulup devreye girdiklerinde ise bir
kubbe oluştururlardı, bu, frekansla oluşturulan bir kubbeydi. Sonrasında tek
yaptıkları şey bitkileri, meyve ağaçlarını ve ihtiyaç duydukları her şeyi
indirmekti; üstelik bu biyosfer, tam olarak onların fizyolojisine uygun şekilde
tasarlanmıştı. Ortamda ne aşırı oksijen ne de aşırı karbon bulunurdu; tam
olarak ihtiyaç duydukları koşullar sağlanırdı. Hatta bu ortam hidrojen bazlı
bile olabilirdi; evet, hidrojen bile olabilirdi.
Çünkü bunun
anlamı şu: Kubbe dışına çıktıklarında sadece bir uzay giysisi giyiyorlar ve
gidip işlerini yapıyorlar, işlerini bitirip döndüklerinde biyosferlerine
giriyorlar ve bu, ana gezegende yaşamak gibi bir his veriyor onlara. Bahsettiğim
şey bu. "Eden" (Cennet Bahçesi) dediğimiz şey bu. Tamam mı? Anlaşıldı
mı?
Richard
Hoagland'ın bunca yıldır o kubbe yapılarıyla ilgili bahsettiği şey bu. İşte
bundan bahsediyor. Bahsettiği şey bu. İşte bundan bahsediyor.
İşte bu ilk
Cennet (Eden), New Mexico-Arizona sınırında C-CAR tarafından yaratılmıştı.
Hidrojen temelli bir yaşam formu söz konusu; dolayısıyla böyle bir ortama
ihtiyaçları vardı. Hidrojen bir gazdır; bizim fizyolojimiz, böyle bir ortamda
nefes alıp yaşamamıza olanak tanımaz. Ancak hidrojen temelli varlıklar
genellikle çok iridir ve hareketleri biraz daha yavaştır; vücut frekansları ve
biyosistemlerinin ritimleri, oksijen temelli varlıklara kıyasla çok daha
düşüktür. Hidrojen temelli yaşam formlarıyla ilgili bir diğer husus da, uzay
yolculuğunda ışık hızını aşamamalarıdır; bunu yapamazlar. Oysa oksijen temelli
varlıkların ışık hızının dört katına çıkabildiği bilinmektedir. Bu durum,
hidrojen temelli varlıklar için ciddi bir sorun teşkil etmiştir.
Yıllar önce
verdiğim derslerde, önyargının aslında dünya dışı bir bakış açısı olduğundan
bahsetmiştim; Mourinho'dan öğrendiğim şey buydu. Yani sahip olduğumuz tüm
önyargıları sonradan edindik; elbette bazılarını kendimiz de oluşturuyoruz,
tamam; ancak kendi ırkımızdan olan birini daha en baştan sevmeme durumu bize bu
adamlar tarafından aşılandı.
Milyonlarca
yıl önce. İşte bu ilk Eden, 899.701 Dünya yılı önce yaratıldı. Ve bu, New
Mexico-Arizona sınırında C-CAR tarafından yapıldı. Çölü hâlâ seviyorlar.
Sürüngenler hâlâ çölü tercih ediyor. Bu biyosferde ilk olarak kastlar
yaşıyordu. Sürüngen medeniyetinde üç kasttan oluşan bir kast sistemi vardır.
Tamam mı? Bir monarşi ve aynı zamanda da bir kast sistemidir. Ve bunun,
İngiltere'dekine ve Avrupa'dakine şaşırtıcı derecede benzediğini göreceksiniz..
Tamam mı? Hani orada kraliyet ailesi var, subay sınıfı vardır; dükler, kontlar
gibi. Tamam mı? Bir de tüm pis işleri yapan köylüler vardır. Kelimenin tam
anlamıyla tüm işi onlar yapar. Tamam mı? Durum tıpkı böyle. Morinay'e göre, bu
ilk biyosfer sürüngen varlıkların subay kastı veya subay sınıfı tarafından inşa
edildi ve burada ilk kalanlar da onlardı. Gerçek kraliyet mensupları değildi.
Tamam mı? Herkes bunu anlayabiliyor mu?
Birkaç bin
yıl sonra —aslında birkaç yüz yıl sonra— Orion, yani Orion yıldız sisteminden
gelenler, burada bir Eden kurdu. Pekala. Eğer size verdiğim o bilgi notu
elinizde varsa... Orion'dakiler Rigel ve Betelgeuse'den gelirler. Rigel
dediğimiz o yıldıza gelince; Orionlıların bu gezegen ya da yıldız sistemi için
kullandıkları isim "Cyclopesis"tir. Kendi dillerinde buna Cyclopesis
derler. Başka yıldız ırklarının da bulunduğu resmi bir galaktik etkinliğe
katıldıklarında —ki buna daha sonra değineceğiz— kendilerini tanıtmanın doğru
yolu şöyledir; Andromeda sakinleri de böyle yapar ve görünüşe göre bu bir
gelenektir. Herkes —düşman olsun ya da olmasın— yanlış anlaşılmaları önlemek
adına bu belirli tanışma geleneklerini kabul etmiştir. Yani bir gelenek
oluşturmuşlar ve ne olursa olsun herkes buna uyar.
Kendinizi
tanıtırsınız; tam adınızı, varsa rütbenizi veya görevinizi ve geldiğiniz yıldız
sistemini söylersiniz. Örneğin: "Alex Collier... baba [unvanı]... Sol
Sistemi; Terra 3." Kendimi doğru bir şekilde böyle tanıtırım; böylece
karşımda kim varsa, kim olduğumu ve nereden geldiğimi bilir. Eğer bir dünya
dışı varlıksanız —ki çoğu telepatiktir— iletişim kurarken aynı bilgileri
verirsiniz; ancak bu bilgileri aktarırken zihinlerindeki yıldız haritalarını da
yansıtırlar. Diğer ırklar da bunu hemen algılar ve anlarlar.
Orionlılar
ilk "Eden"lerini (cennet bahçesi benzeri yerleşimlerini) günümüzde
Çin sınırları içinde kalan Yuramani bölgesinde kurdular. Tarih ise bundan
763.132 yıl öncesine dayanıyor. Ve kısa bir süre sonra; Büyük Ayı ve Küçük Ayı
takımyıldızlarının yanı sıra Capellanların da bir parçası olan Capella,
741.237.000 yıl önce ilk tam işlevsel Eden'ını kurdu. Onlarınki ise Şili'nin
güneyindeki Yogan Dağı'nın eteğinde kurulmuştu.
Sırada
Veganlar var.
Öncelikle,
bunların bitkiyle beslenen bir ırk olmadığını belirtmek isterim. Vega
kökenlidirler. Bize "Lyranlar" (Liralılar) olarak da bilinirler ki
onlar kelimenin tam anlamıyla bizim insan atalarımızdır. İlk kolonilerini
701.655.000 yıl önce Kuzey Afrika'da, bugün Libya ve Nijer sınırı olarak
bilinen bölgede kurdular. Ayrıca arkeolojik açıdan —bana aktarılanlara göre—
Etiyopya'da, geride bırakılmış ve henüz gün yüzüne çıkarılmamış, kesinlikle
muazzam şeyler olduğunu bilmenizi isterim. Yani, mağara adamlarının inşa
etmediği türden şeyler... Tamam mı?
Pekala.
Sırada Cassiopianlar (Kassiyopyalılar) var.
Cassiopianlar,
604.003 yıl önce. Bu, Kuzey Afrika'daki Cezayir bölgesinde varlık gösteren,
tamamen eşsiz üreyen bilinçli bir ırktır. Sadece iki örnek daha vereceğim,
sonrasında geri kalanları okuyacağım.
Tamam,
sıradaki Butes.
Nibiru. İlk
"Eden"lerini (Cennet Bahçesi'ni) 585.133 yıl önce Kahire'de kurdular.
Ne büyük bir şok, ne büyük bir sürpriz, değil mi? Kahire, Mısır. Daha sonra
Orion, 87.300 yıl önce buraya başka bir ekip gönderdi. Bu ekip ise
Avustralya'nın Perth şehrinde bir koloni kurdu. O dönemde Dünya, şu anki
konumunda değildi. Tamam mı? Gezegeni bugünkü haliyle ele alıp kelimenin tam
anlamıyla yan yatırsaydınız, işte kolonileştikleri yer orası olurdu. Ancak
bunlar, bugün bildiğimiz coğrafi konumlar. Tamam mı? Bazı koloniler, burada bir
süre kaldıktan sonra toparlanıp gittiler. İstedikleri tüm bilgileri almışlardı.
Tamam, ancak
Dünya sürekli bir değişim ve hareket halindedir. Şunu unutmamalısınız: Bunların
birçoğu hidrojen temelli dünya dışı varlıklardır; hidrojenle nefes alan dünya
dışı ırklardır. Kendi ana gezegenlerine döndüklerinde, orası oksijen soluyan
canlıların sahip olduğu ve içinde yaşadığı son derece karmaşık ekosistemlerin
yanında sönük ve sıkıcı kalıyor. Anlatabiliyor muyum? Bu yüzden gördükleri
karşısında büyüleniyorlar.
Morinay'a
göre, yapmaya çalıştıkları şey sadece buradaki oksijen soluyan ekosistemlere
ait bitki örtüsünü ve yaşam formlarını incelemek değil, aynı zamanda bunları
genetik olarak değiştirip kendi gezegenlerine götürebilecekleri ve hidrojen
temelli yaşam formlarına dönüştürebilecekleri bir yapıya kavuşturmaktı. İşin
özü büyük ölçüde buydu. İşte tam bu noktada —yani oksijen temelli yaşam
formlarını hidrojen temelli olanlara dönüştürmeye çalışırken— genetik uzmanı,
hatta usta genetikçiler haline geldiler. Çünkü bizler şanslıyız; oksijen
soluyan canlılar olarak son derece karmaşık ve muazzam ekosistemlere sahibiz.
Gelelim
Lyra'lılara... Tekrar gelişleri 83.400 yıl öncesine dayanıyor. Hiç Bask bölgesine,
Bask halkının yanına giden oldu mu? Dillerini biliyor musunuz? Kimse dillerinin
kökenini tam olarak bilmiyor, nereden geldiği bir muamma. Aslında o dil,
günümüze kadar varlığını sürdürmüş kadim bir Lyra dili; yani dünya dışı kökenli
bir dil. Gerçi hepsi öyle ama Bask dili, orijinal dile hâlâ çok ama çok yakın
bir yapıya sahip. Orionlular ise 73.414 yıl önce, Venezuela ile Brezilya
sınırındaki Neblina Dağı'na geri döndüler.
M.Ö. 71.933
yılında ise Lemurya, ortak bir koloni olarak kuruldu. Bu ırkların birçoğu
kaynaklarını birleştirme kararı aldı ve "Cennet Bahçeleri"ni (yaşam
alanlarını) Pasifik'teki bir kıtaya taşıdı. Lemurya'yı kuran bu yıldız ulusları
şunlardı: Lyra'lılar, Sirius A halkı, Pleiades (Ülker) sisteminden —özellikle
de Taygeta ve Merope yıldız sistemlerinden gelen— ırklar. Evet, o iki sistem:
Taygeta ve Merope. Ve tabii Küçük Ayı (Ursa Minor) takımyıldızı.
Pekala,
burası Lyra yıldız sistemi. Hepimiz buna hayranız; herkes hayran. Yani, ben
değilim ama pek çok insan Pleiadesliler'e hayranlık duyuyor. Bunu burada, göz
önünde tutalım. Çünkü birazdan onlardan bahsedeceğiz. Bir de Nibiru'nun
bulunduğu Boötes (Çoban Takımyıldızı) var.
Tarih M.Ö.
71.933. Lemurya, ortak bir koloni olarak kuruluyor. Herkes birlikte çalışıyor;
bu iyi bir işaret. Ancak bu durum uzun sürmüyor. M.Ö. 57.600'de Atlantis
kuruluyor. Lemurya'nın kuruluşu ile Atlantis'in kuruluşu arasındaki bir
noktada, Pleiadesliler sinirlenip gidiyorlar. Bir yanlış anlaşılma yaşanıyor.
Sonra geri dönüyorlar; yıldız sistemine geri dönüyorlar. Ve M.Ö. 57.600'de
Atlantis kuruluyor.
Böylece
Pleiadesliler, Nibiru halkı, Antaresliler, Hadesliler, Yay (Sagittarius)
Takımyıldızı'ndan bir grup ve Andromeda halkı sahneye çıkıyor. İşte
karşınızdalar!
Atlantis,
Pleiadesliler, Andromeda halkı... Nereden geldiklerini de bilmenizde fayda var:
Aldebaran ve Antares. Antaryalılar. Hadesliler, Yay burcu kökenliler; vejetaryenler. Nibiru
hariç bunların hepsi —yani Atlantis'i kuranlar— O2 (oksijen) soluyan
varlıklardır. Nibiru hariç, oksijen soluyanlar. Nibiru kabilesindekilerin bazıları
oksijen solur; çünkü Sirius'tan gelirler. Ancak test amacıyla gelenler hidrojen
soluyanlardır. Yine de kask taktıkları sürece faaliyetlerini sürdürebilir ve
işlevlerini yerine getirebilirler. Yani, M.Ö. 31017'de Lemurya bir savaşta yok
edildi. Kesin tarih M.Ö. 31.017'dir.
M.Ö. 27.603.
Ve Atlantis de yok edildi. Lemurya M.Ö. 31.017; Atlantis ise M.Ö. 27.603. Pekâlâ.
Şimdi, kimlerin, nelerin, nasıl ve neden birbirlerini yok ettikleri gibi
ayrıntılara girmeyeceğim. Ama yine de... şuradaki özet notlara bir bakalım.
Aslında, bakmayalım. Şöyle yapalım; şunu yapalım. Ben... Aslında zamanlama
konusunda gayet iyi gidiyorum. O halde... Irklardan bahsedelim, tamam mı?
C-car'dan bahsedelim. Alpha Draconis; galaksimizdeki sürüngen ırkların kökeni
olan soy hattıdır. Efsaneye göre sürüngenlerin —yani bizzat o varlıkların—
kendileri bile ana sistemlerinin tam olarak nerede olduğunu bilmiyorlar.
Galaksiler işte bu kadar büyüktür. Tamam mı? Evet? Evren... Tamam mı? İşte bu
kadar büyüktür.
DEVAMI VAR.....


