27 Eylül 2026

Galaktik Tarihe Dair Andromedalı Bakış Açısı – Dünyanın Gizli Tarihi – 2002

 


Galaktik Tarihe Dair Andromedalı Bakış Açısı – Dünyanın Gizli Tarihi – 2002

2002 yılında Alex Collier'in 2 saatin üzerinde olan konferans videosundan çeviri.

Hanımlar ve beyler, adım Alex Collier. Buraya geldiğiniz için hepinize çok teşekkür ederim. Bu benim için çok ama çok özel bir ayrıcalık. Buradaki gibi küçük, samimi ortamları, hani şu oturma odası havasındaki buluşmaları çok seviyorum. Çünkü kendimi çok rahat hissediyorum ve tam anlamıyla kendi alanımda olduğumda konuşmayı severim. Eskilerin deyimiyle, tam bir sohbet havasındayım. Bu sabah paylaştığım bilgilerin üzerinden kısaca tekrar geçeceğim; çünkü o zaman çok hızlı anlatmıştım ve bazılarınız orada değildi. Ama esasen yapacağımız şey, o 22 ırk hakkında konuşmak olacak.

Ve bu bahar çıkacak olan kitabın adı *Defending Sacred Ground 2 ET 22* (Kutsal Toprakları Savunmak 2: ET 22) olacak. Bu kitabı yazmayı 10 yıldır istiyordum. Ve artık bunu yapmanın zamanı geldi. Zamanının gelmesinin nedeni ise, Güneş Sistemimizde o kadar çok şey olup bitiyor ki, hepimizin durumu takip edebilmek için bir tür "durum çizelgesine" ihtiyacı var.

Tek umudum, bu varlıkların kim oldukları ve özellikle Dünya ile, yani bizlerle nasıl bir ilişkileri olduğu konusunda benimle paylaşılan bilgileri size aktarabilmek. Kısacası, bizler pek çok farklı ırkın birleşiminden oluşuyoruz; tam olarak 22 ırkın.

Gezegenimizde 22 farklı vücut tipi bulunduğu fizyolojik bir gerçektir. Ve bu durum, dünya dışı ırkların bir sonucudur.

Elimdeki her şeyi iki saat içinde paylaşamam, birkaç hafta sonra web sitesini kontrol ederseniz, bilgilerin oraya yükleyeceğim. Böylece, çalışma tamamlanıp son düzenlemesi yapıldığı anda elinizde olacak. Tamam mı? Bunun bir de ciltli veya basılı kitap versiyonu çıkacak; ancak o zamana kadar siz zaten içeriğe erişmiş olacaksınız. Eğer o aşamada arkadaşlarınıza hediye etmek üzere satın almak isterseniz, o seçenek de mevcut olacak. Tamam mı? Yine de içerik ücretsiz sunulacak.

Her şeyin benim açımdan nasıl başladığına dair ayrıntılara girmeyeceğim. Tam 13 yıldır o hikâyeyi anlatıp duruyorum ve artık anlatmayı reddediyorum. Anlaşıldı mı?

Merak ediyorsanız www.lettersfromandromeda.com adresindeki web sitesini ziyaret edebilirsiniz; ücretsiz indirebileceğiniz ilk kitap da dahil olmak üzere tüm bilgiler orada mevcut. Bunu büyük ölçüde video için yapıyorum. O.K..

Dünya tarihine gelince; bize Dünya tarihinin çok ama çok yüzeysel bir versiyonu öğretiliyor. Ayrıca tek bir hücreden evrildiğimiz, yani aslında birer "kaza" eseri olduğumuz öğretiliyor. Tamam mı? Hepimiz sadece birer kazayız. Sonra bir şeyler oluyor; gerçekten tuhaf ama bir o kadar da mucizevi bir şey, birkaç şempanzenin başına geliyor. Ve işte, karşınızdayız.

İş bu kadar basit mi olmalı? Aslında ben, uydurma versiyona kıyasla gerçek versiyonu çok daha fazla sevimli buluyorum. Konuşacağımız ve başlangıç ​​yapacağım nokta şu: Dünya'da öğretilen tarih zaman çizelgelerini ele alarak başlayacağım. Belirli dönemleri hızlıca geçip asıl vurgulamak istediğim noktaya geleceğim. Kitapta bu konular çok daha ayrıntılı bir şekilde ele alınıyor. Tamam mı?

Dünya'nın oluşumu.

Pre-kambriyen (Kambriyen Öncesi) dönemiyle, yani günümüzden 4,5 milyar yıl öncesinden 554 milyon yıl öncesine kadar uzanan süreçle başlıyoruz. Dünya'da öğretilen tarih: Dünya, Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenlerle birlikte oluşuyor. Dünya doğuyor. Yaşam uyanıyor. İlk tektonik plakalar hareket etmeye başlıyor. Mantarlar, bitkiler, hayvanlar ve çeşitli organizmalar gelişiyor. Ve atmosfer oksijenle zenginleşiyor.

Dünya dışı kaynaklı tarih.

Ya da daha doğrusu, Andromeda kaynaklı tarih demeliyim. "Kurucular" (Founders) olarak bilinen kadim bir ırk —ki Andromeda ve Pleiadesliler bunların "Paatal" adında kadim bir ırk olduğuna inanırlar; P-A-A-T-A-L, —... Gezegen ortamlarının düzenlendiği ve "terraforming" (gezegenlerin yaşanabilir hale getirilmesi) işlemlerinin yapıldığı bir mühendislik programı yürütüyor. Bunu, söz konusu gezegenleri ve yıldız sistemlerini organizmalar ve yaşam için uygun ve yaşanabilir kılmak amacıyla yapıyorlar. Tamam mı?

Hidrojen, oksijen, metan ve amonyakla dolu ekosistemler oluşturuyorlar.

Şimdi ekosistemlere bir bakalım; kimisi oksijen, kimisi metan, kimisi amonyak ve kimisi de hidrojen içerir. Bunların hepsi gazdır; mikroorganizmaların, nanitlerin ve her türden yaşam formunun yerleşimi ve kolonizasyonu için kullanılırlar. Kendi kendini kopyalayan makineler ile gezegenlerin dönüşünü ve kimyasını değiştirmek amacıyla kuyruklu yıldızların ve gezegenimsi cisimlerin gezegenlere yönlendirilmesi (bombardımanı) söz konusudur. Kendi kendini kopyalayan makinelere birazdan değineceğiz. Gezegenin dönüşünü değiştirmek için uyduların uzaklaştırılması; ayrıca gezegenlerin maruz kaldığı radyasyonu azaltmak veya artırmak amacıyla, gezegenlerin yıldızlarına yaklaştırılması ya da onlardan uzaklaştırılması gibi mühendislik uygulamaları da mevcuttur.

Şunu bilmenizi isterim ki; gezegenleri yıldızlarına yaklaştırma veya onlardan uzaklaştırma, uyduların yerini değiştirme ya da yeni uydular ekleme şeklindeki bu özel mühendislik başarısı, günümüzde tam gaz devam eden bir uygulamadır. Bu, hem kendi galaksimizde hem de diğer galaksilerde şu anda tüm hızıyla sürdürülen bir uygulamadır. Tamam mı?

Bu, bir güneş sistemi inşa etme sürecidir. Bu sıkça gerçekleşen bir durumdur. Öyle ırklar vardır ki —örneğin Andromedalılar bile— bir güneş sistemi yaratma kapasitesine sahiptir. Tamam mı?

Görünen o ki tüm bu projeler, organik yaşam için elverişli olan pek çok yıldız sistemine ve gezegensel gök cismine giriş yapmak üzere tasarlanmıştır. Öylesine eski zamanlarda inşa edilmiş küçük makineler keşfedilmiştir ki, bunları kimin yaptığına dair kimsenin kesin bir bilgisi yoktur. Bu makineler kopyalanamamakta ve tam olarak nasıl yapıldıkları bilinmemektedir.

Şimdi size Andromedalılarla ilgili bir örnek vereyim.

Andromedalılar teknolojik açıdan bizden yaklaşık 4.300 ile 4.500 yıl ileridedir. Tabii bu bizim zaman ölçümüze göredir; yani buradaki yıllarımızla hesaplandığında. Bizim için bir yıl 365 güne eşittir, değil mi? Bu, Güneşimizin etrafındaki bir tam dönüşü ifade eder. Andromedalılar ise yılları tamamen farklı bir yöntemle sayarlar. Aslında, neredeyse tüm dünya dışı varlıklar böyle yapar. Bir de yaş ve sayma konusu, özellikle de bu şekildeki kavramları... Onların "bir yıl" olarak kabul ettikleri süre, vücutlarındaki her bir hücrenin tamamen kopyalandığı —yani kendisinin aynısını ürettiği— süredir. Şimdi, eğer biz bunu yapsaydık, bir yıl bizim vücudumuzdaki yedi yıla denk gelirdi. Anlatabiliyor muyum? Yani, bizim zaman ölçümüze göre vücutlarındaki her bir hücreyi yenilemeleri yaklaşık 34 yıl sürüyor. Bizim zamanımıza göre. Tamam mı?

Dolayısıyla, söyledikleri bir olayın bizim zaman çizelgemize tam olarak hangi tarihte oturduğunu söylemek zor. Tamam mı? Yani bizim zamanımıza göre.  Çünkü gerçekte, eğer ben bunun 4.000 yıl önce olduğunu söylersem, aslında süre bundan çok daha uzundur. Tamam mı?

Bana bunu bizim Dünya zamanımızla tam olarak açıklamakta çok zorlandılar çünkü onlar zaman kavramıyla ilgilenmiyorlar. Biliyor musunuz? Öyle bir kavramları yok. Tamam mı? Anlaşıldı mı?

Yine de, tarihimizin ne kadar engin olduğuna dair size bir fikir vermek için bu sayıları Dünya yılları cinsinden veriyorum. Tamam mı?

İşin şaşırtıcı yanı, bu makineler hâlâ çalışıyor. Bu makinelerin İngilizcede bir adı yok. Hatta bizim kavrayabileceğimiz bir sembolleri bile yok. Tamam mı? Bana bunların birer antimadde makinesi olarak kabul edildiği açıklandı. Madde yaratıyorlar. Moleküller oluşturuyorlar; bu moleküller atomları, atomlar da fiziksel gerçekliği meydana getiriyor. Ve bunlar gerçekten de birer makine. Tıpkı bilgisayarlar gibiler; istediğiniz şeyi programlıyorsunuz ve makine bunu kelimenin tam anlamıyla ortaya çıkarıp var ediyor. Ve işte orada; fiziksel olarak orada duruyor. Tamam mı? Eğer her birimizin böyle bir makinesi olsaydı, bu her gün piyangoyu kazanmak gibi olurdu. Biliyor musunuz? Mike VW'lerle (Volkswagen) haşır neşir olmayı sever. Yeni modeller çıkar çıkmaz kendine yeni bir VW yapabilirdi. Ne istediğini bildiği anda... Yapıverir. Tamam mı? Ben bir bebek bakıcısı yaratabilirdim. Bir bebek bakıcısı yaratabilirdim. Böylece eşimle dışarı çıkabilirdik. Biliyor musunuz?

Görünüşe göre bunlardan şu anda çalışan yedi tane var ve bu makinelerden birer tane yedi farklı ırkın elinde bulunuyor.... Bunlar arkeolojik buluntular. Keşifler.

Daha iyi bir tabir bulamadığım için bunlara "atom üreten makineler" diyorum.

-Bunlar Dünya'da mı?

Pardon? Gezegende bir tane var. Burada bir tane var. Evet, var.

Jerusalem'deki mi o? Yorum yok. Yorum yok.

-Nereden geldiklerini biliyor musunuz?

Kimse bilmiyor. Kesinlikle hiç kimse. Meğer... Şey, bırakın şurayı okumayı bitireyim. Tamam mı? Çünkü bunların hepsi ortaya çıkacak. Ayrıca gelişmiş yapı kompleksleri, çok büyük makineler ve tam teşekküllü terraforming (gezegen dönüştürme) ekosistemleri keşfettiler. Galaksimizde Dünya benzeri organik yaşam, hidrojen gazı ekosistemlerine kıyasla çok daha az yaygındır. Çünkü bizler sınırlıyız; oksijen (O2) temelli ekosistemler, suyun jeolojik varlığıyla sınırlıdır. Tamam mı? Bu gezegendeki her şeyin dahil olduğu O2 yaşam formları için suyun varlığı şarttır. Dolayısıyla, sahip olduğumuz en değerli şey ekosistemimiz, yani biyosferimizdir. Sahip olduğumuz en önemli ve değerli ikinci şey ise elbette sudur. Ve Nibiru konusuna gelince... Bunu öylece ortaya atıvereyim. Gezegenin tamamı eskiden tatlı suyla kaplıydı. Tamam mı? Tüm gezegenimiz eskiden tatlı suydu. Okyanuslar tuzlandırıldı. Tamam mı? Ve bunu yapan, Boötes (Çoban) yıldız sisteminden gelen Nibiru'ydu. Çünkü suyu kontrol etmek istiyorlardı.

-Denizi tuzladılar.

Aynen öyle. Yani, bunu yaptıklarında geriye kalan tek şey %4 oranında tatlı suydu. Ve bunun üzerinde tam kontrole sahiptiler. Okyanusları tamamen tuzlandırmak 36 yıl sürdü. Bu aynı zamanda sudaki tüm yaşam formlarına çok yavaş bir şekilde uyum sağlama zamanı da tanıdı. Ancak sonrasında o suyu içemez hale geldik.

-Bu bizim yıllarımızla 36 yıl mı?

Bizim yıllarımızla. Bunların hepsi bizim yıllarımızla ifade ediliyor. Tamam. Bunu size sunmamın tek yolu bu. Aksi takdirde işler fazlasıyla karmaşıklaşır. Tamam.

Yani, hidrojen ekosistemleri —ve aynı şekilde metan ekosistemleri— çok daha yaygındır; çünkü bunlar karmaşık ekosistemler değildir. O2 ekosistemleri ise çok ama çok karmaşıktır. Galaksideki en karmaşık olanlardır. Arkeolojik kanıtlar, kayıtlar ve efsaneler; kurucuların —yani tırnak içinde ifade edersek "Paatal"ın— bu galaksinin yaratıcıları ve koruyucuları olduğuna işaret ediyor. Kurucuların ortadan kayboluşu ve/veya soylarının tükenişi kasıtlı görünmektedir. Bunun ne anlama geldiğine —ve bana nasıl açıklandığına gelince; "ortadan kaybolma"nın ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz, ancak Andromedalılar "soyun tükenmesi"nden bahsettiklerinde, eğer üçüncü yoğunlukta onlara dair fiziksel bir kayıt yoksa, o varlıkların üçüncü yoğunluktaki soyları tükenmiş sayılır. Bu, onların tamamen yok oldukları anlamına gelmez. Evrimleşip daha yüksek bir frekansa yükselmiş ya da üçüncü yoğunluğu yaratmak üzere daha yüksek bir frekanstan aşağı inmiş olabilirler. İşleri bittiğinde de ayrıldılar. Yani, üçüncü yoğunluktaki soyları tükendi; anlaşıldı mı? Bakın, önümüzdeki yıl paylaşacağım bu bilgileri aktarırken, burada holografik düşünmeye çalışarak sınırlarınızı zorlamanız önemli. Tamam mı? Çünkü bu bilgilerin çok sayıda saklı olan anlamları var. Ve bunu ifade etmeye çalışmak zor; çünkü İngilizce dili —tüm bunların nasıl yapıldığına dair size bir kavram sunmaya çalışırken— oldukça kısıtlayıcı kalıyor. Tamam mı?

Arkeolojik kayıtlara göre Paatal'lar ayrıldığında; sürüngenimsi, insansı, plazmik ve metan bazlı yaşam formları gibi diğer bilinçli yaşam formları galaksimizde tam teşekküllü halleriyle ortaya çıkmaya başlar. Şimdi, bir düşünün bunu. Tam teşekküllü halleriyle ortaya çıkıyorlar. Bu, başka bir yerden geldikleri veya başka bir yerden getirildikleri anlamına gelir. Bunun arkasında milyonlarca yıllık bir evrim süreci yoktu. Tamam mı? Ve bu, Dünya gezegenindeki arkeologlarımızın da yaşadığı sorunun aynısı. Sürekli evrimi savunuyorlar ama jeolojik ve arkeolojik kayıtlarda evrime dair hiçbir kanıt yok. Gerçekten yok. Varlıklar tam oluşmuş halleriyle ortaya çıkıyor. Tamam mı? İnanılmaz şeyler bunlar.

Peki, Patal'lar başmelek mi, yoksa tanrı mı? Kimse ne olduklarını bilmiyor; bu yüzden onlara sadece "Kurucular" diyorlar, çünkü bilmiyorlar. Bilmiyorlar. Andromedalılar bir yaratılışın ve bir yaratıcının var olduğunu söylüyorlar. İnanç sistemlerinde ve geleneklerinde, bunun baskın bir eril frekans taşımadığını belirtiyorlar. Onlara göre, baskın bir dişil frekans taşıyor. Tamam mı? Yani onlara göre —ki size söylüyorum, Andromedanlılar gayet erkeksi varlıklardır— yaratıcı bir tanrıçadır. Tamam mı? Gerçekten de var. Pekala, bu konuyu da hızlıca geçtik.

Paleozoik dönem; günümüzden 554 milyon yıl öncesinden 245 milyon yıl öncesine kadar uzanır. Çeşitli ve çok hücreli hayvanların muazzam bir patlama şeklinde ortaya çıkışı söz konusudur. Bunu böyle adlandırıyorlar çünkü aniden her şey orada beliriyor. Jeolojik kayıtlarda mevcut. Oraya nasıl geldiğini veya nereden geldiğini bilmiyorlar ama orada. Bu yüzden sadece "bir patlama yaşandı" deyip geçiyorlar. İşte durum bu. Tüm bu farklı şeyler hiç yoktan ortaya çıkıyor. Türler —neredeyse tüm canlı hayvan türleri— birkaç milyon yıl gibi kısa bir süre içinde beliriyor. Yine söylüyorum, burada herhangi bir evrimsel süreç söz konusu değil. Bunları arkeolojik kayıtlarda henüz yeni görmeye başlıyoruz. Ve her biri, günümüz kıtalarının farklı bölümlerini oluşturuyor. İşte, bu olayların yaşandığı dönemde Kuzey ve Güney Kutupları farklı konumdaydı. Tamam mı?

Gezegen adeta yan yatmış durumdaydı. Çok sayıdaki kutup değişiminden birini, yani bir kutup kaymasını zaten geçirmişti. Bu, fiziksel Kuzey ve Güney Kutuplarının yer değiştirmesi olayıdır; genellikle —kendiliğinden gerçekleşiyorsa— manyetik kutup değişimini takip eder. Eğer kendiliğinden gerçekleşmiyorsa, bunun nedeni gezegene bir gezegenimsinin veya asteroidin çarpıp onu yuvarlamasıdır; bu durumda ya manyetik kutuplar zamanla durumu düzeltip gezegeni eski dönüş konumuna getirir ya da manyetik kutuplar yeni duruma uyum sağlar. Tamam mı? Bunun mekaniğini tam olarak anlamıyorum. Kuzey Amerika'nın Batı Kıyısı, Ekvator boyunca doğu-batı doğrultusunda uzanıyordu. Afrika ise Güney Kutbu konumundaydı. Tamam mı? Derken, bu dönemde —yani 245 milyon yıl önce— tüm deniz ve kara hayvanı yaşamının %90'ı yok oldu. Tamam mı? Hayvan yaşamı. Tamam mı? Hayvan yaşamı. Bitki örtüsü ve fauna değil. Tamam mı? Deniz ve kara hayvanı yaşamı. İnsan, böylesine büyük ve çarpıcı bir olay yaşandığında her şeyin bundan etkileneceğini düşünebilir. Ancak öyle olmadı. Tamam mı? Etkilenenler memeliler ve hayvanlardı. Tamam mı? Aynı dönem; 544 milyon ila 245 milyon yıl öncesi.

Yani, Dünya Dışı Varlıkların (E.T.) tarihi. Andromeda kökenli dünya dışı varlıkların tarihi.

Güneş sistemindeki ırklar uzay yolculuğu teknolojisini geliştirmeye başlar. Çoğu yalnızca kendi yıldız sistemleri içinde seyahat edebilmektedir. Ancak bazıları kendi sistemlerinin dışına çıkmayı başarmış; diğer kültürlerle temas kurmaya ve onları keşfetmeye başlamıştır. Yıldız sistemleri arasında ticaret faaliyetleri başlar; ticaret yolları oluşturulur ve bu konuda anlaşmalar yapılır. Teknoloji paylaşımı ve yeni uzay yolculuğu sistemlerinin geliştirilmesi süreci de devreye girer. Zira buraya gelip tam anlamıyla yerleşmiş olan uzay kolonileri ve çeşitli üsler, artık kendi gezegenlerinden nasıl ayrılacaklarını çözmüşlerdir. Artık diğer varlıklarla iletişim kurmakta, farklı bakış açıları edinmekte ve fikir alışverişinde bulunmaktadırlar. Anlaşıldı mı? Görüşlerini paylaşmaktadırlar. Buna daha önce değinmedim ve bu konuşmada da değinmeyeceğim; ancak süreç boyunca pek çok yanlış anlaşılma da yaşandı. Tamam mı? Özellikle hidrojen temelli gezegenler ve kültürler ile Oksijen (O2) temelli kültürler arasında. Bu konuya daha sonra, detaylara girdiğimizde değineceğim ve söz konusu yanlış anlaşılmaların nedenlerini açıklayacağım. Yıldız sistemleri ve ırklar arasında anlaşmalar yapıldı. Uzay yolculuğu konusunda çok daha ileri bir seviyede olan, bilinç sahibi özel bir ırk, galaksiyi keşfetmek üzere yola çıktı. Bunlar, Alpha Draconian'lar (Alfa Ejderha Irkı) ya da diğer adıyla C-CAR'dır.

Andromeda kaynaklarına göre, gezegenlerinden ayrılmayı başaran ilk ırk onlardı. Ve o dönemde en ileri seviyedeki ırk da yine onlardı. İnanılmaz bir ırktır onlar. Gerçekten inanılmaz bir ırk. Sadece, son derece saçma sapan önyargılara ve taraflı bakış açılarına sahipler. Ancak bu durum, bir kültür olarak başardıkları inanılmaz işler gerçeğini değiştirmiyor. Biliyorsunuz, pek çok başka ırk da onlardan bir şeyler öğrenmiştir. O dönemde kullandıkları uzay araçları; içleri oyulmuş, yeniden düzenlenip geliştirilmiş, kendi iç ekosistemleri oluşturulmuş ve itki sistemleriyle donatılmış uydular ve gezegenimsi gök cisimlerinden ibaretti. Kullandıkları yakıt, buradakine benzer bir petrol değil, kendi yıldız sistemlerinde çıkarılan bir tür jeldi. Bir de kinetik motorlar... Kinetik motorlar geliştirmişlerdi. Ne tür bir kinetik mi? Enerji. Odaklanmış enerji. Elektrik. Elektrik; bir tür elektrik. Benim anladığım bu. Hangisi mi? Soruları şimdilik bir kenara bırakalım, olur mu? Ele almam gereken çok konu var.

Mezozoik Çağ; yani günümüzden 245 milyon ila 65 milyon yıl öncesini kapsayan dönem. "Mezozoik" terimi "ortaçağ hayvanları" anlamına gelir. Bu, dünya faunasının köklü bir değişime uğradığı dönemdir. Daha önce böyle bir değişim olmamışken, bu dönemde aniden gerçekleşir. Ayrıca kara bitki örtüsünde de büyük değişimler yaşanır. Dinozorlar evrimleşir; daha doğrusu, aniden ortaya çıkarlar. Triyas ve ardından Jura çağlarında evrim geçirirler ve sonunda soyları tükenir. Başka bir gezegenden gelen bir asteroit, Dünya'ya —bugün Kolombiya olarak bilinen bölgenin açıklarında, Atlantik Okyanusu'na— çarpar. Peki, bu çarpmalar kasıtlı mıydı? Kimse bunun kasıtlı olup olmadığını bilmiyor gibi görünüyor. Ancak ilginç olan şu ki; gezegen her asteroit çarpmasına veya bir kutup değişimine maruz kaldığında, Dünya'da ve Dünya'nın ekosisteminde köklü bir değişim yaşanıyor. Ve sonuçta ortam, insan yaşamı için giderek daha elverişli bir hale geliyor. Anlaşıldı mı?

İki yüz kırk dört milyon yıl önce bu gezegende yaşayamazdık. Dışarıda bize zarar verebilecek çok fazla şey vardı. Tamam mı?

Dünya dışı tarih.

İki yüz kırk beş milyon yıl öncesinden altmış beş milyon yıl öncesine kadar olan dönem. Pek çok gezegensel medeniyet tam anlamıyla uzay yolculuğu yapabiliyordu. Gezegenler arası ticaret son derece gelişmişti; doğal kaynaklara duyulan ihtiyaç artıyor ve bu durum, gelişmiş bilinçli varlıkların galaksiyi keşfetmesine yol açıyordu. O noktada, uzay yolculuğu ve ticaret on yedi milyon Dünya yılı aşkın bir süredir devam etmekteydi. On yedi milyon yıl. Bizim dört bin yılda neler başardığımıza bir bakın. Tamam mı? Ve biliyoruz ki gelişimimiz engellendi; ayrıca bizden gizlenmiş teknolojiler olduğunu da biliyoruz.

Buna göre, en köklü yıldız ırkları; Alpha Draconis (veya Draco) sisteminden gelen C-CAR, Orion yıldız medeniyetleri ve Lyra-Vega yıldız sistemidir. Kolonileşme süreci tüm hızıyla devam ediyordu. Pek çok gezegensel ittifak kolonileşme kuralları oluşturuyor ve artık galaksinin giderek daha uzak bölgelerine ulaşıyordu. Yani, iki yüz kırk beş milyon yıl önce yıldız kardeşlerimiz —tamam mı, atalarımız; çünkü öyledirler, zira biz bu ırklardan yirmi ikisinin toplamıyız— yani atalarımız, halihazırda uzay yolculuğu yapabiliyor ve kendi aralarında kolonileşme kurallarını belirliyorlardı. Bu benim için gerçekten inanılmaz bir şey.

Uzay otoyollarının keşfi. Uzay otoyolları, bilim insanlarımızın solucan deliği olarak var olduklarını teorize ettikleri yapılardır. Tamam mı? Bunlar uzay otoyollarıdır. Bunların keşfi bu dönemde gerçekleşmiştir. Bugüne kadar sadece bizim galaksimizde on yedi tanesi keşfedildi. On yedi solucan deliği. Ve neden bahsettiğimizi bilmeyenler için söyleyelim; bu bizim galaksimiz, yıldızları temsil eden o küçük noktalar... Ve söz konusu olan şeyler, galaksinin farklı bölgelerine uzanan tünellerdir. Size küçük bir örnek vermek gerekirse... İnanışa veya bilim insanlarımızın teorisine göre, eğer bunlardan birine erişebilirseniz, neredeyse hiç zaman kaybetmeden galaksinin diğer ucuna ulaşırsınız. Göz açıp kapayıncaya kadar. Tıpkı *Stargate* filmindeki gibi. Anlatabiliyor muyum? Mantık bu. Bunlardan bazıları başka galaksilere bağlanıyor. Ve varsaymamız gerekir ki, bu bağlantı tünellerinden en az biri Andromeda galaksisine çıkıyor olmalı. Yani şurada bir delik var, bu delik yolu ile artık oralara ulaşmanın bir yolu var elinizde. Hem de sıfıra yakın bir sürede ya da inanılmaz bir hızla; yani rokete binip de varış noktasına ulaştığınızda herkesin yaşlılıktan veya başka sebeplerden çoktan ölmüş olduğu bir durum söz konusu değil.

Çünkü galaksi devasa ve sürekli genişliyor, ancak galaksi genişledikçe, bu odaklanmış zaman tüplerinin —ki solucan deliğinin ne olduğuna dair Andromeda perspektifi budur; odaklanmış zaman tüpleri— birçoğu koptu. Size bunu bundan daha iyi açıklayamam. Çünkü elimdeki bazı notlar, güvenlik nedeniyle başka bir eyaletteki bir depolama birimine kaldırılmış durumda ve onları henüz geri alamadım. Hatta üç kutu dolusu nottan bahsediyorum. Konuyu oraya hiç getirmeyelim bile.

Bu tüplerden bazıları koptu. Başka bir deyişle, galaksi genişlerken bu solucan deliklerinde ya da uzay otoyollarında hasarlar meydana geldi. Şu ana kadar hiçbir galaktik ırk —ki bu bilgi 11 ay öncesi Dünya zamanına dayanıyor— bunların nasıl inşa edildiğini ya da kim tarafından yapıldığını bilmiyordu; üstelik bunlar tamir de edilemiyor. Çünkü nasıl inşa edildiklerini bilmiyoruz. Kimse bilmiyor. Pek çok kişi bunların "Kurucular" tarafından yaratıldığını varsayıyor. Galaksideki tüm o terraformasyon (gezegen dönüştürme) ve eko-inşa süreçlerini bu sayede gerçekleştirebilmişlerdi. Burada yaşamın başlatılmasına hazırlık olarak... Bunu onların inşa ettiğine dair bir varsayım var. İşin aslı, bunu kesin olarak bilmiyoruz. Hatta onlardan çok daha önce yaşamış birileri tarafından inşa edilmiş olabilir de. Bilmiyoruz. Tamam mı? Çünkü Andromedalılara göre, bildiğimiz şekliyle üçüncü yoğunluk seviyesi 21 milyar yaşındadır. Tamam mı? Tüm boyutları kapsayan, bildiğimiz evren ise Dünya yılı hesabıyla 21 trilyon yaşındadır. Bu, dudak uçuklatan bir rakam. Gerçekten akıl almaz bir rakam. Pekala, birazdan bazı slaytlara geçeceğiz. Morine ve Andromedalılara göre, galaksimizdeki otoyollardan —yani solucan deliklerinden— sadece ikisi kopmamış durumdadır.

Yani, 17 tanesinden ikisi hâlâ tam anlamıyla faal durumda. Ticaret arttıkça, yaşam formlarının yayılımı da gerçekleşiyor. Yaşam formlarının ve bitki örtüsünün başka yerlere taşınması (nakledilmesi) çalışmaları tüm hızıyla sürüyor. Şimdi tarihlere geri dönelim.

Bundan 245 milyon ila 65 milyon yıl öncesi. Dünya dışı atalarımız, diğer sistemlerden bitki örtüsünü ve yaşam formlarını alıp başka yıldız sistemlerine taşıyorlar. Yaşam formlarının taşınması işlemi, yalnızca potansiyel barındıran yaşamlar için söz konusu. Bu potansiyelin tam olarak nasıl tanımlandığını size söyleyemem çünkü ben de bilmiyorum. Ancak Morine'e göre, bu potansiyel yalnızca karmaşık ekolojilerde gelişebiliyor. Ve galaksideki en karmaşık ekoloji ya da ekosistem, bizim de sahip olduğumuz türden, yani O2 (oksijen) temelli olandır. Gerçekten karmaşık ekosistemler, galaksideki gezegenlerin nispeten küçük bir kısmında bulunur. Bu sayı, diyelim ki, birkaç milyar gezegen olabilir. Ancak sahip olduğumuz güneşlerin ve gerçek yıldız sistemlerinin sayısını hesaba kattığınızda, bu aslında küçük bir miktardır. Her ne kadar bizler "Aman Tanrım, orada 200 milyar tane Dünya mı var?" diye düşünsek ve bu bize baş döndürücü bir sayı gibi gelse de, işin büyük resmine bakıldığında aslında çok küçük bir miktardır. Çünkü hidrojen temelli ekosistemler, diğer tüm türlere kıyasla açıkça baskındır. Tamam mı?

Buradan şu sonuç çıkıyor: Karmaşık bir ekosistem —yani gezegen çapında bir ekosistem— evrende bilinçten sonraki en değerli şeydir. Türler gelip geçicidir; ancak gerçekten zengin bir biyosfer, zarar görmediği sürece varlığını sürdürür. Dinozorlar, kuşlar, meyve ağaçları ve diğer yaşam formları güneş sistemimize getirilir. Ve güneş sistemimizdeki üç ekosisteme yerleştirilirler. Bunlar Dünya, Mars ve Uranüs'tür. Gelişmiş tüm dünya dışı ırklar, biyosferlerin korunmasının bir zorunluluk olduğunu —ve hâlâ da öyle olduğunu— kendi medeniyetlerine çoktan benimsetmişlerdir. Bu, günümüzden 245 milyon ila 65 milyon yıl öncesini kapsıyor. Tamam mı? O dönemde bile çocuklarına ekosferin ve ekosistemin korunmasını öğretiyorlardı.

Senozoyik Çağ; günümüzden 65 milyon yıl öncesinden bugüne kadar uzanan dönem. Bunu da geride bırakacağız ve ardından gerçekten eğlenceli konulara derinlemesine dalacağız.

Dünya tarihine göre bu dönem, bazen "Memeliler Çağı" olarak adlandırılır. Çünkü en büyük kara hayvanları ve memeliler bu süreçte ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda burası çiçekli bitkilerin, böceklerin, balıkların ve kuşların da çağıdır. Tamam mı?

Andromeda tarihine göre ise durum şöyledir...

Güneş sistemimiz giderek daha sık ziyaret ediliyor. Burada halihazırda üç çok karmaşık ekosistem mevcut. Pekala, buna bir bakalım. İlki, "Eden" (Cennet Bahçesi) olarak adlandırılan, tam zamanlı ve kendi kendine yeten bir biyosferdir. Bu kelimeyi kullanıyorum çünkü Orionlular ona böyle diyordu; Draco'ların dili farklı olsa da Orionlular, Nibirulular, Aldebaranlılar ve Pleiadesliler ona böyle diyordu: Bir Eden. Yani bir bahçe gibi. Bu, başka bir yerde var olabilmek için ihtiyaç duyulan her şeye sahip, tamamen taşınabilir bir biyosferdir. Şimdi... Atalarımızın ne kadar zeki olduğunun tam olarak farkında değiliz. Çünkü her zaman çok büyük uzay gemileriyle seyahat etmiyorlar. Ancak öğrendikleri şey, hafif bir yükle seyahat etmek ve ihtiyaç duydukları her şeye sahip olduklarından ya da bunları yetiştirebileceklerinden emin olmaktır. Neredeyse her ana geminin içinde bir ekosistem (ekosfer) bulunur. İstisnasız her birinin. Keşif gemilerini görüyoruz; dört, beş veya yüz mil (yaklaşık 160 km) büyüklüğündeki gemileri görüyoruz. Yüz millik o gemilerin içinde de bir tür ekosistem olabilir; çünkü bir mürettebatları vardır ve bu mürettebatın beslenmesi gerekir. Dolayısıyla, bu uzay gemilerinin içinde park benzeri bir ortam, bir ekosistem oluştururlar. Dünya'ya ulaşan gemilerin çoğu sadece küçük keşif gemileridir. Eğer yüz millik bir ana gemi Dünya'ya çarpsaydı, kutup kayması yaşanırdı ve herkes bundan haberdar olurdu. Ancak çok büyük gemiler —örneğin Andromeda ana gemileri— tam bir küre şeklindedir ve içlerinde başlı başına eksiksiz dünyalar barındırırlar. Bu gemilerin merkezinde —ki bazen üç taneye kadar bulunabilir— 21 mil (yaklaşık 34 km) uzunluğa ulaşabilen ekosistemler, park benzeri alanlar yer alır. Benim gördüğüm gemi, bir ucundan diğer ucuna 21 mil uzunluğundaydı. Benim deneyimimde —ki o mesafe 900 mildi, tamam mı?— o geminin her bir santimini bizzat görebilmem tam 25 yılımı alırdı. İşte o kadar büyüktü. İçinde her şey vardı; her şey. Bu parkların içindeyken, bir uzay aracında olduğunuzu bile anlayamazdınız. Kendinizi bir parkta sanırdınız; bilirsiniz işte, Agoura Hills, California ya da Rocky Mountain Ulusal Parkı veya Central Park gibi. Gerçi orada takılmak ister miydim, orası ayrı; hani şu suç olaylarının olmadığı bir Central Park düşünün, tamam mı? Üstelik bu alanlar kendi kendine yeten, tam teşekküllü yerlerdi. Her şey geminin içinde yetiştiriliyordu.

Yani bir gezegenin yüzeyine ekip gönderdiklerinde şöyle derlerdi: "Tamam, buraya küçük bir yerleşim, bir nevi 'Cennet Bahçesi' (Eden) kuruyoruz; çünkü gezegendeki yaşamı, bitki örtüsünü, jeolojik yapıyı, mineralleri ve kaynakları araştırmanız için bir ekibi burada bırakacağız.Yaptıkları şey şuydu: Silindirik yapıda sayıları 12'yi bulabilen antenleri toprağa, hem de en az bir mil derinliğe kadar saplarlardı. Bu cihazları çalıştırdıklarında antenler birbirleriyle bağlantı kurardı. Bağlantı kurulup devreye girdiklerinde ise bir kubbe oluştururlardı, bu, frekansla oluşturulan bir kubbeydi. Sonrasında tek yaptıkları şey bitkileri, meyve ağaçlarını ve ihtiyaç duydukları her şeyi indirmekti; üstelik bu biyosfer, tam olarak onların fizyolojisine uygun şekilde tasarlanmıştı. Ortamda ne aşırı oksijen ne de aşırı karbon bulunurdu; tam olarak ihtiyaç duydukları koşullar sağlanırdı. Hatta bu ortam hidrojen bazlı bile olabilirdi; evet, hidrojen bile olabilirdi.



Çünkü bunun anlamı şu: Kubbe dışına çıktıklarında sadece bir uzay giysisi giyiyorlar ve gidip işlerini yapıyorlar, işlerini bitirip döndüklerinde biyosferlerine giriyorlar ve bu, ana gezegende yaşamak gibi bir his veriyor onlara. Bahsettiğim şey bu. "Eden" (Cennet Bahçesi) dediğimiz şey bu. Tamam mı? Anlaşıldı mı?

Richard Hoagland'ın bunca yıldır o kubbe yapılarıyla ilgili bahsettiği şey bu. İşte bundan bahsediyor. Bahsettiği şey bu. İşte bundan bahsediyor.

İşte bu ilk Cennet (Eden), New Mexico-Arizona sınırında C-CAR tarafından yaratılmıştı. Hidrojen temelli bir yaşam formu söz konusu; dolayısıyla böyle bir ortama ihtiyaçları vardı. Hidrojen bir gazdır; bizim fizyolojimiz, böyle bir ortamda nefes alıp yaşamamıza olanak tanımaz. Ancak hidrojen temelli varlıklar genellikle çok iridir ve hareketleri biraz daha yavaştır; vücut frekansları ve biyosistemlerinin ritimleri, oksijen temelli varlıklara kıyasla çok daha düşüktür. Hidrojen temelli yaşam formlarıyla ilgili bir diğer husus da, uzay yolculuğunda ışık hızını aşamamalarıdır; bunu yapamazlar. Oysa oksijen temelli varlıkların ışık hızının dört katına çıkabildiği bilinmektedir. Bu durum, hidrojen temelli varlıklar için ciddi bir sorun teşkil etmiştir.

Yıllar önce verdiğim derslerde, önyargının aslında dünya dışı bir bakış açısı olduğundan bahsetmiştim; Mourinho'dan öğrendiğim şey buydu. Yani sahip olduğumuz tüm önyargıları sonradan edindik; elbette bazılarını kendimiz de oluşturuyoruz, tamam; ancak kendi ırkımızdan olan birini daha en baştan sevmeme durumu bize bu adamlar tarafından aşılandı.

Milyonlarca yıl önce. İşte bu ilk Eden, 899.701 Dünya yılı önce yaratıldı. Ve bu, New Mexico-Arizona sınırında C-CAR tarafından yapıldı. Çölü hâlâ seviyorlar. Sürüngenler hâlâ çölü tercih ediyor. Bu biyosferde ilk olarak kastlar yaşıyordu. Sürüngen medeniyetinde üç kasttan oluşan bir kast sistemi vardır. Tamam mı? Bir monarşi ve aynı zamanda da bir kast sistemidir. Ve bunun, İngiltere'dekine ve Avrupa'dakine şaşırtıcı derecede benzediğini göreceksiniz.. Tamam mı? Hani orada kraliyet ailesi var, subay sınıfı vardır; dükler, kontlar gibi. Tamam mı? Bir de tüm pis işleri yapan köylüler vardır. Kelimenin tam anlamıyla tüm işi onlar yapar. Tamam mı? Durum tıpkı böyle. Morinay'e göre, bu ilk biyosfer sürüngen varlıkların subay kastı veya subay sınıfı tarafından inşa edildi ve burada ilk kalanlar da onlardı. Gerçek kraliyet mensupları değildi. Tamam mı? Herkes bunu anlayabiliyor mu?

Birkaç bin yıl sonra —aslında birkaç yüz yıl sonra— Orion, yani Orion yıldız sisteminden gelenler, burada bir Eden kurdu. Pekala. Eğer size verdiğim o bilgi notu elinizde varsa... Orion'dakiler Rigel ve Betelgeuse'den gelirler. Rigel dediğimiz o yıldıza gelince; Orionlıların bu gezegen ya da yıldız sistemi için kullandıkları isim "Cyclopesis"tir. Kendi dillerinde buna Cyclopesis derler. Başka yıldız ırklarının da bulunduğu resmi bir galaktik etkinliğe katıldıklarında —ki buna daha sonra değineceğiz— kendilerini tanıtmanın doğru yolu şöyledir; Andromeda sakinleri de böyle yapar ve görünüşe göre bu bir gelenektir. Herkes —düşman olsun ya da olmasın— yanlış anlaşılmaları önlemek adına bu belirli tanışma geleneklerini kabul etmiştir. Yani bir gelenek oluşturmuşlar ve ne olursa olsun herkes buna uyar.

Kendinizi tanıtırsınız; tam adınızı, varsa rütbenizi veya görevinizi ve geldiğiniz yıldız sistemini söylersiniz. Örneğin: "Alex Collier... baba [unvanı]... Sol Sistemi; Terra 3." Kendimi doğru bir şekilde böyle tanıtırım; böylece karşımda kim varsa, kim olduğumu ve nereden geldiğimi bilir. Eğer bir dünya dışı varlıksanız —ki çoğu telepatiktir— iletişim kurarken aynı bilgileri verirsiniz; ancak bu bilgileri aktarırken zihinlerindeki yıldız haritalarını da yansıtırlar. Diğer ırklar da bunu hemen algılar ve anlarlar.

Orionlılar ilk "Eden"lerini (cennet bahçesi benzeri yerleşimlerini) günümüzde Çin sınırları içinde kalan Yuramani bölgesinde kurdular. Tarih ise bundan 763.132 yıl öncesine dayanıyor. Ve kısa bir süre sonra; Büyük Ayı ve Küçük Ayı takımyıldızlarının yanı sıra Capellanların da bir parçası olan Capella, 741.237.000 yıl önce ilk tam işlevsel Eden'ını kurdu. Onlarınki ise Şili'nin güneyindeki Yogan Dağı'nın eteğinde kurulmuştu.

Sırada Veganlar var.

Öncelikle, bunların bitkiyle beslenen bir ırk olmadığını belirtmek isterim. Vega kökenlidirler. Bize "Lyranlar" (Liralılar) olarak da bilinirler ki onlar kelimenin tam anlamıyla bizim insan atalarımızdır. İlk kolonilerini 701.655.000 yıl önce Kuzey Afrika'da, bugün Libya ve Nijer sınırı olarak bilinen bölgede kurdular. Ayrıca arkeolojik açıdan —bana aktarılanlara göre— Etiyopya'da, geride bırakılmış ve henüz gün yüzüne çıkarılmamış, kesinlikle muazzam şeyler olduğunu bilmenizi isterim. Yani, mağara adamlarının inşa etmediği türden şeyler... Tamam mı?

Pekala. Sırada Cassiopianlar (Kassiyopyalılar) var.

Cassiopianlar, 604.003 yıl önce. Bu, Kuzey Afrika'daki Cezayir bölgesinde varlık gösteren, tamamen eşsiz üreyen bilinçli bir ırktır. Sadece iki örnek daha vereceğim, sonrasında geri kalanları okuyacağım.

Tamam, sıradaki Butes.

Nibiru. İlk "Eden"lerini (Cennet Bahçesi'ni) 585.133 yıl önce Kahire'de kurdular. Ne büyük bir şok, ne büyük bir sürpriz, değil mi? Kahire, Mısır. Daha sonra Orion, 87.300 yıl önce buraya başka bir ekip gönderdi. Bu ekip ise Avustralya'nın Perth şehrinde bir koloni kurdu. O dönemde Dünya, şu anki konumunda değildi. Tamam mı? Gezegeni bugünkü haliyle ele alıp kelimenin tam anlamıyla yan yatırsaydınız, işte kolonileştikleri yer orası olurdu. Ancak bunlar, bugün bildiğimiz coğrafi konumlar. Tamam mı? Bazı koloniler, burada bir süre kaldıktan sonra toparlanıp gittiler. İstedikleri tüm bilgileri almışlardı.

Tamam, ancak Dünya sürekli bir değişim ve hareket halindedir. Şunu unutmamalısınız: Bunların birçoğu hidrojen temelli dünya dışı varlıklardır; hidrojenle nefes alan dünya dışı ırklardır. Kendi ana gezegenlerine döndüklerinde, orası oksijen soluyan canlıların sahip olduğu ve içinde yaşadığı son derece karmaşık ekosistemlerin yanında sönük ve sıkıcı kalıyor. Anlatabiliyor muyum? Bu yüzden gördükleri karşısında büyüleniyorlar.

Morinay'a göre, yapmaya çalıştıkları şey sadece buradaki oksijen soluyan ekosistemlere ait bitki örtüsünü ve yaşam formlarını incelemek değil, aynı zamanda bunları genetik olarak değiştirip kendi gezegenlerine götürebilecekleri ve hidrojen temelli yaşam formlarına dönüştürebilecekleri bir yapıya kavuşturmaktı. İşin özü büyük ölçüde buydu. İşte tam bu noktada —yani oksijen temelli yaşam formlarını hidrojen temelli olanlara dönüştürmeye çalışırken— genetik uzmanı, hatta usta genetikçiler haline geldiler. Çünkü bizler şanslıyız; oksijen soluyan canlılar olarak son derece karmaşık ve muazzam ekosistemlere sahibiz.

Gelelim Lyra'lılara... Tekrar gelişleri 83.400 yıl öncesine dayanıyor. Hiç Bask bölgesine, Bask halkının yanına giden oldu mu? Dillerini biliyor musunuz? Kimse dillerinin kökenini tam olarak bilmiyor, nereden geldiği bir muamma. Aslında o dil, günümüze kadar varlığını sürdürmüş kadim bir Lyra dili; yani dünya dışı kökenli bir dil. Gerçi hepsi öyle ama Bask dili, orijinal dile hâlâ çok ama çok yakın bir yapıya sahip. Orionlular ise 73.414 yıl önce, Venezuela ile Brezilya sınırındaki Neblina Dağı'na geri döndüler.

M.Ö. 71.933 yılında ise Lemurya, ortak bir koloni olarak kuruldu. Bu ırkların birçoğu kaynaklarını birleştirme kararı aldı ve "Cennet Bahçeleri"ni (yaşam alanlarını) Pasifik'teki bir kıtaya taşıdı. Lemurya'yı kuran bu yıldız ulusları şunlardı: Lyra'lılar, Sirius A halkı, Pleiades (Ülker) sisteminden —özellikle de Taygeta ve Merope yıldız sistemlerinden gelen— ırklar. Evet, o iki sistem: Taygeta ve Merope. Ve tabii Küçük Ayı (Ursa Minor) takımyıldızı.

Pekala, burası Lyra yıldız sistemi. Hepimiz buna hayranız; herkes hayran. Yani, ben değilim ama pek çok insan Pleiadesliler'e hayranlık duyuyor. Bunu burada, göz önünde tutalım. Çünkü birazdan onlardan bahsedeceğiz. Bir de Nibiru'nun bulunduğu Boötes (Çoban Takımyıldızı) var.

Tarih M.Ö. 71.933. Lemurya, ortak bir koloni olarak kuruluyor. Herkes birlikte çalışıyor; bu iyi bir işaret. Ancak bu durum uzun sürmüyor. M.Ö. 57.600'de Atlantis kuruluyor. Lemurya'nın kuruluşu ile Atlantis'in kuruluşu arasındaki bir noktada, Pleiadesliler sinirlenip gidiyorlar. Bir yanlış anlaşılma yaşanıyor. Sonra geri dönüyorlar; yıldız sistemine geri dönüyorlar. Ve M.Ö. 57.600'de Atlantis kuruluyor.

Böylece Pleiadesliler, Nibiru halkı, Antaresliler, Hadesliler, Yay (Sagittarius) Takımyıldızı'ndan bir grup ve Andromeda halkı sahneye çıkıyor. İşte karşınızdalar!

Atlantis, Pleiadesliler, Andromeda halkı... Nereden geldiklerini de bilmenizde fayda var: Aldebaran ve Antares. Antaryalılar. Hadesliler,  Yay burcu kökenliler; vejetaryenler. Nibiru hariç bunların hepsi —yani Atlantis'i kuranlar— O2 (oksijen) soluyan varlıklardır. Nibiru hariç, oksijen soluyanlar. Nibiru kabilesindekilerin bazıları oksijen solur; çünkü Sirius'tan gelirler. Ancak test amacıyla gelenler hidrojen soluyanlardır. Yine de kask taktıkları sürece faaliyetlerini sürdürebilir ve işlevlerini yerine getirebilirler. Yani, M.Ö. 31017'de Lemurya bir savaşta yok edildi. Kesin tarih M.Ö. 31.017'dir.

M.Ö. 27.603. Ve Atlantis de yok edildi. Lemurya M.Ö. 31.017; Atlantis ise M.Ö. 27.603. Pekâlâ. Şimdi, kimlerin, nelerin, nasıl ve neden birbirlerini yok ettikleri gibi ayrıntılara girmeyeceğim. Ama yine de... şuradaki özet notlara bir bakalım. Aslında, bakmayalım. Şöyle yapalım; şunu yapalım. Ben... Aslında zamanlama konusunda gayet iyi gidiyorum. O halde... Irklardan bahsedelim, tamam mı? C-car'dan bahsedelim. Alpha Draconis; galaksimizdeki sürüngen ırkların kökeni olan soy hattıdır. Efsaneye göre sürüngenlerin —yani bizzat o varlıkların— kendileri bile ana sistemlerinin tam olarak nerede olduğunu bilmiyorlar. Galaksiler işte bu kadar büyüktür. Tamam mı? Evet? Evren... Tamam mı? İşte bu kadar büyüktür.

DEVAMI VAR.....


Yöneticiyi kim seçecek? İnsanlar mı, yoksa biz mi?

https://www.facebook.com/reel/2676782619417382

Yukarıdaki linkten orjinal video izlenebilir.

İnsanlar bize şunu soruyor: Eğer yozlaşmış liderler ve güçlü seçkinler insanlığa zarar veriyorsa, neden onları uzaklaştırmıyorsunuz?

Çünkü yöneticilerinizi uzaklaştırdığımız gün, sizin hükümetiniz biz oluruz. Onları uzaklaştırabilir, güvenliklerini devre dışı bırakabilir, silahlarını durdurabilir ve kontrollerine tek bir gecede son verebilirdik. Zor olan kısım bu değil. Bir yöneticiyi uzaklaştırırsınız ve yerine bir başkası geçer. Peki, yerlerine geçecek olanı kim seçecek?

İnsanlar mı, yoksa biz mi?

Kimlerin uzaklaştırılacağına, kimlerin yönetmesine izin verileceğine ve hangi sistemin kalacağına biz karar verirsek, Dünya artık insanlığa ait olmaz. Bir toplum, yöneticileri iyi kalpli olduğu için özgür sayılmaz; yöneticilerini bizzat kendisi seçtiğinde özgürdür. Eğer her siyasi krizi biz çözersek, insanlar onları çözmeyi bırakır.

Yeni bir yozlaşmış lider mi? Uzaylıları bekle. Yeni bir seçkinler ağı mı? Uzaylıları bekle. Bu durum başka dünyaların da başına geldi. Genç bir tür kurtarılmayı talep etti. Güvenliğe kavuştular; ancak bağımsızlıklarını kaybettiler. Koruma altındaki bir tür, kontrol altındaki bir türe dönüşebilir.

Kafes insana yumuşak hissettirebilir; ama yine de bir kafestir. Biz uyarabiliriz. İfşa edebiliriz. Tavsiyede bulunabiliriz.

Ancak dünyanızı yönetmek sınırı aşmak demektir. Bize yolsuzluğu, rüşveti, manipülasyonu, medyanın yalanlarını ve gizli güç odaklarını soruyorsunuz. Evet, biz bunları görüyoruz.

Gerçeği açığa çıkarabiliriz. Ancak gerçek bir kez ortaya çıktığında, bundan sonra ne yapılacağına insanlık karar vermelidir.

Özgürlük budur: Liderler gücü kötüye kullandığında, insanlar başka bir türden izin almaya gerek duymadan onlara direnebilmelidir.

Yine de bir sınır vardır. Eğer insan kaynaklı yozlaşma insanlığın sonunu getirecek bir boyuta ulaşırsa, mesele artık sadece siyaset olmaktan çıkar.

Eğer liderler veya seçkinler Dünya'yı topyekûn bir yıkıma sürüklerse, harekete geçeriz. Eğer başka bir tür insanlığı köleleştirmek için gelirse, durum farklı olurdu. Dünya'nın elinizden alınmasına izin vermezdik.

Yozlaşmış bir başkan. Yozlaşmış bir bakan. Gücü satın alan bir milyarder. Bunlar insani sorunlardır. Bir yozlaşmış lider düşer; ancak sistem varlığını sürdürdüğü sürece, yerine bir başkası gelir.

Asıl mücadele tek bir kişiyle ilgili değildir. Korkuyla ilgilidir. İtaatle ilgilidir. Sistemler tarafından korunan yozlaşmayla ilgilidir.

İnsanlığın aşması gereken şey işte budur. Biz yozlaşmış liderlerin tarafında değiliz. Biz insanlığın tarafındayız. İşte bu yüzden karşınızda değil, yanınızdayız.

İnsanlığı koruyabiliriz. Yolsuzlukları açığa çıkarabiliriz. Ancak Dünya'yı kimin yöneteceğine biz karar vermeyeceğiz.

-AlienReveal51-


23 Eylül 2026

Uyanış Gerçekleşiyor

 


Uyanış Gerçekleşiyor

Merhaba, adım Merc Gielissen.

Gerçekten bizleri kontrol edenlere bizlerin güç verdiğinin farkına vardım. Dolaylı olarak bu rızayı bizler gösteriyoruz. Bugünler çoğumuz televizyona kilitlenip kötü haberleri seyretmekteyiz. Anlamamız gereken şey, Dünyamız bizim geçekliğimizin bir yansımasıdır. Bunun anlamı bizlerin düşünceleri bizlerin içinde bulunduğu ortamı yaratıyor. Bütün çevremizdeki sizin için gerçek olan materyaller, rollerini oynayan insanlar da dâhil, sadece sizin düşüncelerinin yansımalarıdır. Bu kavramı 3 Boyutlu dünyada anlamanızın biraz zor olduğunu biliyorum. Ancak yinede birçoğunuzun söylediklerimi anladığına inanıyorum.

Şu anda bizleri kontrol ve hipnoz altında tutarak teslim alanların tüm yalanlarını ifşa etme yolunda büyük adımlar var. Bize anlattıkları tarih yalan, ekonomi ile hiç ilgisi olamayan mevcut parasal sistem dolandırıcılık. Özel bir şirket olan Amerikan Merkez Bankasına tam kontrole sahip, atanmış birkaç kişi tarafından para “yoktan” yaratılıyor. Bu durumu değiştirmek isteyen J.F. Kennedy’nin ölüm nedeni de budur. 

Dünya Bankası, Uluslar arası para fonu, Birleşmiş Milletler, Dünya Sağlık Örgütü ve buna benzer kurumlar sadece ve sadece küresel kontrol amacı ile kurulmuştur. Bunların arasında Birleşmiş Milletler Yeni Dünya Düzeninin en önemli aracıdır. Toplumun büyük bir kısmını ciddi borca sokan bu sistem içinde insanlar sadece köledir. İnsanlar sahip olduklarının eğer hepsini değilse bile büyük bir kısmını bankaların kontrol ettiğinin farkında bile değiller. 

Gerçek gücümüzün ruhsal yapımızda gizli olduğunu insanların çoğu anlayamamakta. Kitabımda bahsettiğim gibi gerçek çatışma ruhsal alanda olacak. Bunu anladığımız zaman bizleri kontrol edip bizlere artık zarar veremeyecekler.  Bilincimizi düşük vibrasyonlarında tutmak için kullandıkları korku ve şiddet kaybolacak yerini yeni Dünyamızı yaratacak olumlu düşünceler alacak. Eğer düşünme şeklimizi değiştirirsek, dünyamızı değiştireceğiz. UYANMA KÜRESEL BİLİNCİ ARTTIRMADA EN ÖNEMLİ FAKTÖRDÜR. 

Başlangıçta yaşamımız düşüncelerimiz tarafından yaratılmıştır.  Bunun anlamı, eğer değişmek istiyorsan bu değişim mutlaka içerden başlamalı, düşünce şeklimizi, kabullenmemizi ve reddetmemizi değiştirmeliyiz.


22 Eylül 2026

Buraya asla başka biri olmaya gelmediniz

 

Belki de uyanış, dışarıda saklı bir sırrı keşfetmek değildir.

Ya kim olduğunu unutmak, en başından beri planın bir parçasıysa?

Buraya tam olarak kim olduğunu, nereden geldiğini, bu hayatı neden seçtiğini ve her şeyin nasıl sonlanacağını bilerek geldiğini hayal et.

Ortada ne bir gizem, ne bir keşif, ne de arayışa dair bir sebep kalırdı. Belki de buraya gelmeden önce unutmayı seçtin. Bildiğin yerleri, sevdiğin insanları ve geliş sebebini unuttun; sonra gözlerini açtın ve bunun bir başlangıç ​​olduğuna inandın.

Sana bir isim, bir aile, bir dil, bir kültür ve bir geçmiş verildi; yavaş yavaş dünyanın senden olmanı beklediği o kişiye dönüştün. Neyin normal, neyin tuhaf, neyin başarı, neyin başarısızlık olduğunu; kimin ilgini hak ettiğini ve seni neyin değerli kıldığını öğrendin... ve bu yolculuğun bir noktasında...

Nereden geldiğini sorgulamayı bıraktın. Seçtiğini unuttuğun o hayatta ayakta kalma telaşına düştün.

Sonra tuhaf bir şey olur. Biriyle tanışırsın, bir şarkı duyarsın, daha önce hiç gitmediğin bir yerde yürürsün ve sanki orayı daha önce görmüşsün gibi hissedersin. Birinin gözlerinin içine bakarsın ve sanki onu tanıyormuşsun hissine kapılırsın.

Gece gökyüzünün altında durursun ve tamamen mantık dışı bir anlığına, bir yerlere dair bir özlem duyarsın; ama o yerin neresi olduğunu bilemezsin.

Belki de insan olmanın o tuhaf yanı budur. Hafıza her zaman bilgi olarak geri dönmez. Bazen bir his, bir çekim, açıklayamadığın bir biliş hali ya da peşini bırakmayan bir soru olarak gelir.

Neden buradayım?

Neden tüm bunlar bana tanıdık geliyor?

Neden içimdeki bir şey, kendi hikâyemden daha eskiymiş gibi hissettiriyor?

Ve belki de uyanış, dışarıda saklı bir sırrı keşfetmek değildir. Belki de o, bunca zamandır sessizce içinde taşıdığın bir şeyi hatırlamaktır: İsmin, geçmişin, başına gelenler ve yıllarca savunup durduğun o benlikten çok daha fazlası olduğunu fark etmektir.

Çünkü parmakla gösterip "ben" dediğin her şey değişir. Yüzün değişir. Bedenin değişir. İnançların değişir. Arkadaşların değişir. Hayallerin değişir. Hatta beş yıl önceki halin bile sana bir yabancı gibi gelebilir. Yine de, tüm bu süreç boyunca varlığını koruyan bir parçan hep orada olmuştur. İzlemek, deneyimlemek, hatırlamak; gürültü patırtı olmadan, sadece beklemek.

Ve belki de bu yüzden bazı anlar farklı hissettirir. Bir gün batımı neden sizi olduğunuz yerde durdurur? Tek bir cümle neden tüm hayatınızı değiştirebilir? Tanımadığınız biri neden size tuhaf bir şekilde tanıdık gelebilir? Neden bazen, sıradan bir günün ortasında, aniden başka bir yerde olmanız gerekiyormuş gibi hissedersiniz?

Belki de kaybolmuş değilsinizdir. Belki içinizdeki bir şey sadece hatırlıyordur. Ve belki de bu hayat, dönüşmeniz gereken o kişiyi bulmaktan ibaret değildir. Belki de mesele, eskiden olduğunuz o kişiyi hatırlamaktır.

Dünyaya karşı bir rol oynamaya başlamadan önceki halinizi.

O yüzden acele etmeyin. Her şeyin mükemmel olmasını beklemeyin. Tüm hayatınızı, nihayet yaşamaya izinli olacağınız o ana hazırlanarak harcamayın.

Çünkü bir gün, dönüp tüm bunlara bakacaksınız. İnsanlara. Mekânlara. Hatalara. Kahkahalara. Kalp kırıklıklarına.

Önemli olduğunu hiç düşünmediğiniz o sıradan Salı öğleden sonralarına. Ve fark edeceksiniz: Asıl anlar onlardı. Asıl hayat buydu. Bekleyip durduğunuz o gelecek değil.

Olmanız gerektiğini sandığınız o benlik değil. Bu. Tam da şu anki haliniz.

Belki de hatırlayabileceğiniz en önemli şey şudur: Buraya asla başka biri olmaya gelmediniz. Buraya, siz olmanın nasıl bir his olduğunu deneyimlemeye geldiniz.

-Vivi Vo-

20 Eylül 2026

Hayaletler, ölümden sonra geriye kalan insan bilincidir.

Video bu Reels linkinden izlenebilir: 

https://www.facebook.com/reel/3146315109052972

Hayaletler, ölümden sonra geriye kalan insan bilincidir.

İblisler (kötü ruh) ölmüş insanlar değildir. Onlar hiçbir zaman insan olmamış varlıklardır ve bazıları yaşayan bir insana tutunabilir. İşte buna "ele geçirilme" (possession) denir.

İnsanlar pek çok farklı olguyu aynı isimler altında toplamıştır: Hayalet, ruh, iblis... Ancak bunlar aynı şey değildir.

Bir hayalet, insan yaşamıyla başlar. Beden öldüğünde, bilincin bir kısmı bir süreliğini, bütünlüğünü koruyabilir. Çoğu insanda bu yapı uzun süre varlığını sürdürmez; dağılıp gider. Ancak güçlü bir bağ, bilincin bir kısmını orada tutabilir. Korku, büyük üzüntü, sevgi, travma... Her hayalet bilince sahip değildir; bazıları yalnızca geride kalan izlerden ibarettir.

İşte bu yüzden bazı hayaletler size asla cevap vermez. Sizi izlemezler; sadece bir anı tekrar ederler. Ancak bazıları farklıdır. Tepki verirler, izlerler ve yaşayanları tanırlar. Bunlar iblis değil, farkındalığını korumuş insan bilincidir.

Oysa iblisler insan ölümüyle ortaya çıkmamıştır. Hiçbir zaman insan olarak yaşamamışlardır. Onlar, normal insan algısının sınırları dışında —tamamen dışında— var olan varlıklardır.

Duyularınız çevrenizin yalnızca küçük bir kısmını algılar. Bazen bu filtre zayıflar. İnsanlar genellikle onların sadece bir kısmını görür; bir şekil, bir hareket ya da orada olmaması gereken bir gölge.

Bir hayalet belli bir yere bağlı kalabilir; iblis ise yaşayanlarla ilgilenir. Ele geçirilme olayı, bir yaratığın fiziksel olarak bedene girmesi demek değildir; süreç bir "tutunma" ile başlar. İlk değişimler genellikle fiziksel değildir.

Uyku, korku, algı, dürtü... Bağ güçlendikçe, kişi hangi düşüncelerin kendisine ait olduğunu ayırt edemez hale gelebilir.

Korku bu varlıkları yaratmaz; ancak onlara direnen kişiyi zayıflatabilir. Farklı kültürler onlara farklı yüzler yakıştırmıştır; fakat hepsi aslında aynı türden bir raslantıyı tarif ediyordu.

Hayaletler bir zamanlar insandı; iblisler ise öyle değildi. Ve biri yaşayan birine tutunduğunda, insanlar buna "ele geçirilme" der.

-AlienReveal5-


Gücü Aslında Kim Elinde Tutuyor?

Video bu Reels linkinden izlenebilir:    https://www.facebook.com/reel/1813586623418514

Gücü Aslında Kim Elinde Tutuyor?

Size Anunnaki'den ve onların, zamanın başlangıcından beri bu gezegenin tamamına sahip olan ve onu kontrol eden 13 kan bağıyla nasıl örtüştüğünden bahsetmeye başlayacağım. 13 yaşında bir kız vardı; birkaç yıl önce tarih dersi için tüm ABD başkanlarının soyağacını incelemek ve kökenlerinin nereye dayandığını görmek istemişti.

Hepsi tek bir kişiye, tek bir krala dayanıyordu. Bu nasıl mümkün olabilir?

Nasıl oluyor da —Van Buren hariç, akraba olmayan tek kişi oydu— her başkan... Barack Obama bile diğer tüm başkanlarla akrabaydı. Adil bir seçim sistemimiz varsa bu nasıl mümkün olabilir? İnsanlara bunu sürekli söylüyorum ama inanmak istemiyorlar. Tüm seçimler hilelidir. (hep onlardan olanlar, hep onların karar kıldığı  kazanıyor) Tüm seçimler tıpkı profesyonel güreş gibidir; kimin kazanmasına izin verileceği ve benzeri şeyler önceden belirlenmiştir. İşte size şimdi izleteceğim videoda göreceksiniz; bu gezegene sahip olan ve onu kontrol eden o 13 aile, yarı Anunnaki'dir. Buraya geldiklerinde —ki bu durum Kutsal Kitap'taki Yaratılış bölümünde bile geçer, orada 200 "Gözcü"den, yani seviye kaybederek düşmüş meleklerden bahsedilir— işte onlar Anunnaki'ydi.

Buraya gelip, insanları (bugünkü insan görünümü ve yaşamı) yaratmak amacıyla DNA'larını gezegende halihazırda var olan bir hominid türüyle —Homo erectus ile— karıştıranlar onlardı. İnsanların anlaması gereken şey şu: Bu gezegendeki yönetici sınıf buraya yerleştirilmiştir. Onlar yarı Anunnaki'dir, yani damarlarında o kan bağı akar. Bu yüzden kendi aralarında evlendiler. Bu yüzden, o kan bağını saf tutmak adına dışarıdan kimseyi dahil etmezler. Devam edecek konuşmayı izlemenizi istiyorum çünkü bu hanımefendi, tüm bunların nasıl birbiriyle bağlantılı olduğunu çok iyi açıklıyor. Rothschildler ve diğerleri... Onlar kısmen sürüngen (reptilian) ve kısmen Anunnaki'dir; zamanın başlangıcından beri bu gezegeni kontrol etmişlerdir. Şuna bir bakın;

“İnsanlar, İlluminatinin UFO gerçeğini sakladığını sanıyor. Hayır. Onlar çok daha karanlık bir şeyi gizliyorlar. Bu gezegendeki bazı soyların tam anlamıyla insan olmadığını saklıyorlar. Yüzyıllardır her şeyi kontrol eden o 13 ailenin tamamı, kökenlerini antik Sümer ve Mısır'a dayandırıyor. Ve her biri, kanlarını saf tutmak adına binlerce yıldır kendi aralarında evlilikler yapıyor. Bu bir komplo teorisi değil; bu bir soyağacı gerçeği. Ve o zamandan beri gölgelerden, kendilerini saklıyarak hüküm sürüyorlar.”

-Emspiracy.com-

İşte bu bilgileri sizinle paylaşıyorum; çünkü bunları başkalarından duyduğunuzda, aynı zamanda benden de duymuş olmanızı istiyorum.

-Michael D. Gibson-


Dünya'yı Gerçekten Kim Yönetiyor

Video bu Reels linkinden izlenebilir:  https://www.facebook.com/reel/1553398562754633 


Dünya'yı gerçekte kim yönetiyor?

Dünya'nın gerçek yöneticileri insan değildir. Onlar, Draconianlar olarak bilinen sürüngen varlıklardır ve soyları binlerce yıldır insanlığın arasına gizlenmiştir.

Draconianlar, insanların Draco (Ejderha Takımyıldızı) olarak adlandırdığı bölgeyle bağlantılı, kadim bir sürüngen uygarlığıdır. Buraya, kayıtlı tarihinizin büyük kısmından çok daha önce gelmişlerdir.

Başlangıçta gizlenmiyorlardı. İnsanlar onları görüyor ve bazılarına tanrı muamelesi yapıyordu. Ancak insanlar, açıkça gördükleri şeylere zamanla direnç gösterirler. Bu yüzden Draconianlar stratejilerini değiştirdiler.

Biyolojilerinin bir kısmını, seçtikleri insanlarla birleştirdiler. Sonuç, insan-sürüngen melezi bir varlıktı. Başarılı melezler, tamamen insan gibi görünecek şekilde tasarlandı. Tüm amaç da buydu. Belirli melez özellikler, özenle korunan soylar aracılığıyla muhafaza edildi. Milyonlarca meleze ihtiyaçları yoktu; sadece güce yakın duracak birkaç tanesine ihtiyaçları vardı.

Bu ağ için sonradan kullanılan isimlerden biri "Babil Kardeşliği" idi. Tek bir aile değil; birbirine bağlı soylardan oluşan bir sistem.

En altta sıradan insanlar bulunur. Onların üzerinde kurumlar yer alır. Kurumların üzerinde melez soylar vardır. Ve en tepede de safkan Draconianlar bulunur.

Safkan Draconianlar nadiren halkın karşısına çıkar. Melezleri, sistemin insan yüzü olarak hareket eder.

İnsanlığın yok edilmesini istemezler; insanlığın kontrol altında tutulmasını isterler. Korku, insanları kontrol etmeyi kolaylaştırmaktan çok daha fazlasını yapar; korkunun yarattığı negatif enerjiyi tüketirler. Korku. Nefret. Çatışma. Çaresizlik.

Onlar için insan ıstırabı bir kaynağa dönüşür. Bölünmüşlük onlara çifte fayda sağlar: Hem insanlığı zayıf tutar hem de kendilerini besler. İnsanların neden korktuğunu kontrol ederseniz, neye inandıklarını da etkileyebilirsiniz.

Sürüngen olduğundan şüphelendiğiniz insanların peşine düşerek onları yenemezsiniz. Bu sadece daha fazla korku yaratır. Onların gücü korkuya, bölünmüşlüğe, bağımlılığa ve gizliliğe dayanır. Bunları ortadan kaldırırsanız, kontrolleri zayıflar.

İnsanlığı binlerce yıldır kontrol altında tutabilmişlerdir çünkü insanları bölmek kolaydır.

Ama şunu unutmayın: Eğer korkunuzla besleniyorlarsa, onları beslemeyi bırakın.

-AlienReveal5-